AYŞEN HAMAMCIOĞLU
 
Ersin Gürdal Röportaj

Murat Çakan: Ersin Bey öncelikle davetimizi kabul ettiğiniz için teşekkürler. Bize biraz nerede doğduğunuzdan, ailenizden bahseder misiniz?

Ersin Gürdal: 1935 yılında Zonguldak’ta doğdum. İlk, orta ve lise tahsilim orada yaptım. İlkokulu Gazi İlkokulu’nda, ortaokul ve liseyi de Mehmet Çelikel Lisesi’nde. Bizim zamanımızda lise 4 seneye çıkmıştı, Altıncı seneye kadar Çelikel Lisesi’ndeydim. Yedinci seneyi İstanbul Kabataş Erkek Lisesi’nde okudum, oradan mezun oldum. Kabataş Lisesi mezunuyum ve mezun olduğum yıl 1952-53 öğrenim yılıydı. Teknik Üniversite giriş imtihanlarına girdim. Mühendis olmak istiyoruz ya, kazanamazsam diye İstanbul Üniversitesi’nin Matematik Bilim dalı’na da müracaat ettim. Bir antrenman yapayım oranın da imtihanına gireyim diye fakat orası imtihansız alıyordu. Onun için imtihana girdim ve o sene staj yeri olarak maden stajları içerisinde Zonguldak’ı, kömür ocaklarını tercih ettim. Memleketim çünkü. Herkesin tercih ettiği bir yer değildi, çünkü deniz seviyesinden 300 m aşağılara iniyorsunuz yani.

M.Ç. Çalışma şartları çok zor.

E.G. Zonguldak maden ocaklarında 3 aylık bir stajım oldu. Öğretici bir staj oldu. Bir dahaki sene, esas girmek istediğim yer olan Makine Fakültesi'ne girebilmek için tekrar imtihanlara girdim. Makine Fakültesi'ni kazanarak, yatay geçiş yaparak Makina Fakültesi'ne geçtim. Ve mezun olana kadar da Gümüşsuyu binasında eğitim gördük.

M.Ç. Yatılı olarak okudunuz değil mi? Burada yurtta kaldınız?

E.G. Hayır burada babam bir ev almıştı. Kız kardeşimi de burada bir liseye verdik. Ben de Kabataş’a girdim. Ben Kabataş’ta yatılıydım. Teknik Üniversite’deyken Fatih’teki evimizden gelip gidiyordum.

M.Ç. Aileniz İstanbul’daydı yani?

E.G. İstanbul’a taşındı. Taşınırken annem, babam, kız kardeşim, ben, babaannem. Ailenin bir kolu orada kaldı.

M.Ç. Fatih’teydiniz burada?

E.G. Fatih’teydik evet. Üniversitedeyken ben, bizim zamanımızda opsiyonlar vardı. Kuvvet makinaları, prodüksiyon yani üretim demek olan, tekstil makinaları ve ısı tekniği vardı. Arkadaşların çoğu kuvvet makinaları’nı tercih ediyorlardı. Dediğim gibi herkesin hayalinde motor, otomobil gibi, ileri teknolojiler Türkiye’ye bu sanayiyi kazandırmak isteyen arkadaşlar vardı. Bende de aynı şey vardı, ama ben imalatı tercih ettim. Teknoloji kürsüsünde diploma travayı yaptım. Burada da güzel anılarım vardır. Diploma tramvayını rahmetli Prof.Dr. Muzaffer Sağışman’dan aldım ve ilk çalışma yerim Gümüş Motor Fabrikası’dır. Prof.Dr. Necmettin Erbakan’ın kurduğu. O zamanlar Doçent idi ve bizim motor projelerimizi kontrole geliyordu ve sempatimizi kazanmış bir insandı. Birkaç arkadaş o fabrikada, onun yardımcıları olarak, genç bir kadro olarak göreve başladık.

M.Ç. Necmettin Hoca için çok detaycıydı derler, bir fiziksel problemi açıklarken onu ta başından ele alır uzun süre onu açıklardı derler, doğru mudur bu gözlem?

E.G. Muhakkak öyleydi, ama ben onu motor proje kontrollerinde gördüm. Bir de fabrikadaki yaşamımızda.

M.Ç. Fabrika neredeydi?

E.G. Fabrika şimdi Gaziosmanpaşa denilen semtteydi. Eskiden oraya Taşlıtarla derlerdi. Yollar hakikaten taşlıydı ve biz otobüslerle değil, kamyonlarla gidip gelirdik taşlı yolların üzerinde sarsılarak. Gümüş Motor’un karşısında ufak bir dökümhane vardı. Başka hiç tesis yoktu. Bir de orada bir yol çatallaşması olur, orada Bereç Pil Fabrikası vardı. Eskiden meşhur bir pil markasıydı o. Başka hiçbir tesis yoktu. Yani ne konut yerleşim bölgesi ne fabrikalar vardı. Hepsi sonradan yavaş yavaş oldu.

M.Ç. Peki Gümüş Motor’da ne tip motorlar üretiliyordu?

E.G. Gümüş Motor’da benim bulunduğum zamanda 6 ve 9 beygirlik tek silindirli stasyoner tip motor üretiliyordu. Tabi bu motor niçin üretiliyordu, bir de derin kuyu pompaları imalatımız vardı. Derin kuyu pompalarımızla beraber çiftçilere falan satabilmek için, ziraate gitmek üzere. O gayede motorlardı. Sular idaresi falan bu motorlara talip oluyordu.

M.Ç. Mezun olmanızın hemen ardından, Gümüş Motor’da çalışmaya başladınız ve döküm ağırlıklı çalışmaya başladınız.

E.G. Dökümhanede evet.

M.Ç. Sonra ne oldu, çünkü sizi tanıdığımız sektör farklı konuştuğumuzdan.

E.G. Sonra 27 Mayıs devrimi oldu. Devrimden sonra askere gitmem gerekti çünkü arkadaşlarım gidiyorlardı ve bende biraz gecikme olduğu kanaatindeydim. Bir de dökümhanede çalışmam, teknoloji kürsüsüyle çeşitli mesai yapmam, diplomamı oradan almam beni döküme karşı, bilhassa o zamanlar Türkiye’de olmayan bir imalat, sferodöküm imalatına karşı bir yönlendirme oluyordu. Ordu donatım fabrikalarından birine gidersem bir dökümhaneye talip olurum ve kendimi orada geliştiririm diye düşünüyordum fakat öyle olmadı. Askerlikte istediğiniz gibi olmuyor, topçu okulunda eğitimimi yaptım. Ondan sonra müstahkem mevki topçusu oldum. Fakat orada da topçuluk yapmadım, beni inşaat dairesine aldılar. Orada değişik bir muhite girdim. Çalışan kadro, mimarlar, mühendisler, elektrik-inşaat mühendisi, teknisyenler ve inşaat yapan müteahhitlerdi. Ve tabi kontrol mühendisiydik orada, hem kontrol mühendisi hem de şantiye kontrolü. Karşımızda inşaat müteahhitleri, tesisat müteahhitleri, geniş bir teknik yelpaze ile karşılaştım.

M.Ç. Döküm sektörüne nazaran aslında çok daha renkli, daha dinamik bir yapıyla karşılaştınız herhalde?

E.G. Evet evet. Bir de ben ısı tekniğini hayalimden geçirmezken orada bunun da mühim bir mühendislik branşı olduğunu ve Türkiye’de gelişmeye ihtiyacı olan bir konu olduğunu gördüm.

M.Ç. Askerlik bitti, ama siz hala sektörde kaldınız, o nasıl oldu?

E.G. İnşaat dairesinde çalışırken evvela projeler gelirdi oraya kontrole. Projeler çok kalitesiz geliyordu. Bende projeye karşı bir merak başladı. Bir de onların içerisinde, diğerlerinden farklı, daha kaliteli projeler de geliyordu. Altındaki imzaya bakıyordum, Kevork Çilingiroğlu yazıyordu. O zaman yeni başlamış o da. Ve bize projeleri ona yaptıran da onun bir sınıf arkadaşı. Bizim de çok takdir ettiğimiz ve işini iyi yapan bir tesisat müteahhidi ağabeyimizdi. Bende projeye karşı, bir şey, yani bunu iyi yapmak lazım diye bir kanaat ve ilgi başladı. Ve bazı Deniz Kuvvetleri’nin projelerini de kendim orada yapmaya gayret ettim. Yani emanet usulüyle yapılanları.O askerlik hizmetinde, Anuştekin Bey ile tanışma fırsatı buldum, Kevork Beyi tanıdım. Bizim eski efsane imalatçılardan Sunguroğlu, kazan imalatçısı. Sunguroğlu’ndan gelen projeler de daha farklıydı. Onlar Alman normlarına uyan projeler yapıyorlardı. Mesela diğer firmalar literatüre bakarak, Dubbel’ler vardı o zaman, Dubbel’ler diye bir teknik kitaplar vardı. Halbuki Sunguroğlu’ndan Alman normlarına göre projeler gelirdi ve ben her ikisini karşılaştırdığım zaman farklılıkları görürdüm. Kuzey Deniz Saha Kumandanlığı’ndaki inşaat dairesinde kontrol mühendisi olarak yedek subay kontrol mühendisi olarak çalışırken Heybeli Ada, Yassı Ada, Boğazlarda Seyir ve Hidrografi dairesi, Boğazlar müstahkam mevkii’ndeki binalar, Kasımpaşa’da yeni yapılmakta olan kışla. Yassı Ada Mahkemeleri yeni bitmişti oradaki onarım, kontrol ve tespit işleri, hesap işleri, çok geniş bir sahada koşturarak çalışmak durumundaydım. Ama bundan zevk alıyordum. Mesleğe iyice girdim, giriyordum yani. Ve benim yeni yolum belli olmuştu.

M.Ç. Bu arada bir Almanya’ya gidiş var yanılmıyorsam?

E.G. Bir ağabeyimiz bana projeci olmak istiyorsan git bunu yerinde öğren Almanya’da öğren diye bir yöneltme oldu ve ben Almanya’ya gitmeyi kafama koydum, fakat o sırada da memleketim olan Zonguldak’ta, oraya çok yakın olan Karadeniz’ Ereğlisi’nde Demir Çelik fabrikaları kuruluyor, Ereğli’de. Mühim bir iş sahası açılıyor ve oraya doğru bir akın var. Aile ve çevreden de bir baskı geliyor, “Gel burada işe gir, istikbal burada diye”. Ben Gümüş Motor’da yabancı dilden çok sıkıntı çektim, bir literatür yoktu doğru dürüst. Almanca kitapları çözmeye çalışırken gece yarılarına kadar ne sıkıntı çektim kendim biliyorum. Almanca öğrenmeliydim. Ve ikilem arasında Almanya’ya gitmeye karar verdim. Demirçelik fabrikasında belki iyi imkanlar olabilirdi ama, içimden geçen şeyleri tahakkuk ettirebilmek için bir yabancı dile çok iyi hakim olmak gerektiği kanaati ve bizim Teknik Üniversite’deki hocalarımız, burada uygulanan eğitim sistemi tamamen DIN normlarına, Alman Literatürü’ne ve Almanya’dan yetişmiş hocalarda okuduk biz, beni o tarafa yöneltti. Oraya gitmek de hemen kolay değil, ben onun üzerine Deniz Kuvvetleri’ndeki şantiyelerimi bitirmek için bir sene sivil olarak kaldım aynı yerde ve bitirdim. Ondan sonra Almanya’ya gittim.

M.Ç. Hangi yılda gittiniz?

E.G. Almanya’ya gidişim 1963. Orada Goethe Enstitüsü’nün kurslarına devam ettim. İş aradım, iş buldum geldim, orada oturma ve çalışma müsaadelerimi hallettim ve gittim ilk olarak bir ısıtma firmasında başladım. O ısıtma firmasında otomatik kontrol denilen bir olayın içine girdik. Eski binaların modernize edilmesi. Döşemeden yani bildiğimiz döşeme ısıtması değil de şu süpürgeliklere konvektörler koyuyorsunuz ve bunları çok çabuk monte edebiliyorsunuz. Eski evlere, eski villalara bunları çok çabuk monte ederek ısıtma tesisatı kurabiliyorsunuz. Bir de yüzme havuzları konusuna girdim o firmada. Doğalgaz Almanya’da yeni gelişiyordu ve Rusya’dan geliyordu. Hem doğalgaz, hem de motorin yakabilen kat kaloriferleri konularına girdim. Bu arada nispeten orta büyüklükte projeler de yaptırıyorlardı. Bir sene kadar bu firmada çalıştıktan sonra bana öğüt verdiler, dediler ki: “siz Almanya’ya proje konusunda ilerlemeye geldiğinize göre büyük projeleri ancak bir proje bürosunda yapabilirsiniz”. Bunun üzerine ben proje bürolarında yer aradım. Bir Avusturyalı mühendisle anlaştım ve o büroda 3 sene kadar çalıştım ve hakikaten gittikçe bana daha büyük projeler verdiler. Orada artık biraz toplu konutlara büyük iş merkezleri, fakat şimdiki anladığımız gibi iş merkezleri tabi o zaman Almanya’da da yoktu, yönetim binaları, laboratuvar gibi projelere girdik. Orada eksik kalan bir tarafım vardı onu hissettim. Klima çok yapmıyorduk, havalandırma ve klima. Yaptık ama, ve oradan sonra bir kilima firmasına geçtim yine Münih’te. Bir İsveç firmasının Almanya’daki teşkilatının Münih Bölge Müdürlüğü idi. “Svenska Flaekt, Almanca ismi de SF Luft-und Waermetechnik GmbH ( Havalandırma ve Isıtma tekniği). Orada iki sene sadece havalandırma ve klima. Bu sefer yüksek binalara başladık, üniversite yapılarına başladık. Klima havalandırma konusunda hem uygulama projeleri yapıyoruz hem de yaptığımız projelerin malzemelerini sipariş ediyoruz, hem de şantiyeleri kontrol ediyoruz. Orada yaptığım mühim projelerden bir tanesi Regensburg Üniversitesi idi. Bir evvelki büroda da yaptığım mühim projelerden biri, Osram Araştırma ve Laboratuvar binası idi. Bunlar benim için güzel deneyimler oldu. O referanslarla, evliydim bu arada, eşimle beraber Türkiye’ye göç ettik.

M.Ç. 1970 senesinde değil mi? 6 sene kaldığınızı söylemiştiniz.

E.G. 6 buçuk sene kaldık, 1970’te, buna göç diyorlardı bu kadar uzun kalınca. Geldiğim zaman, yerleştik. Yeni evli olduğumuz için tabi anne baba yanına yerleştik. İş arıyorum, iş yok. Elimde referanslarım var. Alarko, Tokar, Sungurlar gibi büyük firmaları, beni tanıyan bir ağabeyimiz beni onlarla tanıştırdı. Bu büyük firmaların kurucularıyla tanıştım, fakat Türkiye’ye döndüğümüz sene ekonomide bir durgunluk vardı. Bir devalüasyon olmuştu, dolar 7 buçuk liradan 15 liraya çıkmıştı. İşletme vergisi diye bir ek vergi konmuş, piyasalarda bir durgunluk ve benim referanslarım benim pek işeme yarar görünmüyordu. Sadece Sungurlardan, Sabahattin Sunguroğlu, bana: “Dalaman’da bir elektrik santralı kazanı kuruyoruz, Steinmüller su borulu kazan, oraya istersen gönderebilirim. Alman firması var orada. Bu imkan var” dedi. Şimdi düşündüm oraya gideceğim yine, çöl gibi bir yerde, şimdi öyle değil tabi oralar, havalimanı falan yok. Bir Steinmüller kazan kurulacak, sonra ne yapacağım piyasayı tanımıyorum. Ben proje yapmak istiyorum. O firmayla da beraber artık Afrika mı, Libya’ya mı gidersin, yani tam bir yol ayrımındayken, oraya gitmeye sıcak bakmadım. Bir taraftan iş arıyorum, gazete ilanlarına bakıyorum. Küçük bir ilanda, “iyi almanca bilen elektrik mühendisi aranıyor”. Dedim belki bir makina mühendisine de ihtiyaçları vardır. Telefon ettim, “buyurun gelin” dediler. Ataköy’de oturmakta olduğumuz baba evinin şöyle 200-250 m ilerisinde bir adres, bize çok yakın. Gittim oradaki binalardan birinin, 1.kısımda, zemin katında kapıda küçük bir köprü amblemi yapıştırmışlar. Bir isim falan hiçbir şey yazmıyor. Zili çaldım, içeri girdim. İçeride şöyle 10-12 kişilik bir kadro proje yapıyor ve gayet modern, tertemiz, disiplinli bir büro. Oranın yöneticileriyle tanıştım. Bunlar Türkiye’ye, Türk Hava Yolları’na uçak bakım üssü projesi yapmak için gelmişler. Yeşilköy Havalimanı’na giderseniz, orada şimdiki en büyük hangar değil, onun yanında büyük bir hangar vardır. 6 tane DC-9 uçağının bakımını yapmak için kurulmuş bir hangar. Onun arkasında bakım atölyeleri, laboratuvarlar, motor atölyeleri, ofisler var. Tabi o sahada yer hizmetlerini yapmak için bir otobüs bakım ve tamir tesisleri var. Uçaklara yemek servisleri yapmak için catering binası var. Ve tüm bunlara hitap eden de tabi bir kazan dairesi kurulması lazım, böyle bir kompleks. Ve bu proje o sıralar İstanbul’da yapılmış olan, Taksim’deki şimdi Ceylan Intercontinental olan eski Sheraton Oteli ve Taksim’de yine şimdi The Marmara olan, o zaman İntercontinental olan iki otelden sonra yapılmakta 3. büyük proje gözüyle bakılıyordu buna. Bunlar konuşulurken tabi Cumhuriyet tarihindeki o büyük tekstil fabrikaları, şeker fabrikaları onlar Cumhuriyet dönemi nin fabrikalarıydı. Bunlar yeni modern çağın binaları ve yapıları, fabrika değil henüz. Ben böylece 3. büyük projenin içine girmiş oldum.

M.Ç: Bu şirket nereden geliyordu.

E.G: Alman firmasıydı, Phlipp Holzmann. Vaktiyle Türkiye’de Haydarpaşa Tren İstasyonu Binası’nı onlar yapmışlar. Samsun Limanı Tesisleri’ni yapmışlar. İnşaat işi olarak bunları yapmışlar, proje de tabi. 3.defa olarak Türkiye’ye gelmişlerdi. Bu Türk Hava Yolları’nın Uçak Bakım Üssü işi için. Evveliyatları böyleydi, bu şirket uzun yıllar yaşadı ve bir vakıftı en son. Almanya’nın Milli Firmaları’ndan biri haline geldi ve yaşayabilmesi için de Alman devletinden devamlı destek gördü. Sonunda ekonomik şartlara dayanamayıp kapandı, bu firmayla çalışma şansım oldu. Evvela avan projeyi yaptık. Onların bürosunda hazırladım avan projeyi. Ondan sonra tatbikat projesine sıra geldi. Tatbikat projesini, dediler ki “bunu sen bize taahhüt et” yani, fiyatını, personel alışını. Orada da personeli ben kurmuştum ama bu sefer kendi sorumluluğumda. Böyle bir işe hiç girmemiştim. Bunun üzerine bir taahhütte bulundum belirli bir fiyata, fakat şöyle, hem kendimin hem de personelimin maaşlarını onlar ödeyecekler. Personel onların kadrosunda ama ben işin maliyetinden sorumlu olacağım. Ve onu da Allah’a şükür zamanında bitirdik. İhale dosyalarını da hazırladık ve ihaleye çıkardık. Bunları yaptık. İhaleye çıkarınca, hatırlıyorum inşaat işlerini o zaman tanınmış bir inşaat firması vardı o aldı, Arı İnşaat. Tesisatı da komple Alarko yüklendi. Biz de idareye müşavirlik yaptık. Tabi, bu proje, benim Türk Hava Yolları’yla ve Hava Meydanları İşletme Müdürlüğü’yle bir yakınlaşmamı temin etti. Bunun peşinden ben kah idareden, kah müteahhitlerden, kah Türk Hava Yolları’ndan devamlı işler aldım. Hava meydanlarında, muhabere binası, sosyal tesisler derken, şimdiki İç Hatlar Terminali, o zaman Dış Hatlar Terminali olarak yapıldı. Mimarı Dr.Hayati Tabanlıoğlu, Atatürk Kültür Merkezi’nin mimarı. Onunla beraber yaptık bunu. Yalnız yurt dışından yine bir uzman firma geldi. Yani konsept projeleri Hayati Beyin, uygulama projelerini yapmak için yurtdışından Hollanda firması geldi, NACONetherlands Airport Consultants ,Türkiye’den de Bimkal. NACO-BİMKAL Müşterek Teşebbüs Ortaklığı olarak. Ben Bimkal’dan proje hizmetlerini aldım, mekanik tesisat. Tabi evvelce yaptığımız işin daima etkisi oluyor bir sonraki işi almakta, referans oluyor. Orayı da bitirdik. Onun kontrolünü, Taksim’de İstanbul Büyük Yapılar Projeleri Bölge Müdürlüğü vardı, başında Y. Mimar Dr. Hayati Tabanlıoğlu. Projenin müellifi de o, AKM’nin de mimarı o. Ve o dairenin kontrolü altında projeleri bitirdik.

M.Ç: Bu belediyeye bağlı bir bina mıydı?

E.G.: Bayındırlık Bakanlığı’na bağlı idi. Ve çok güzel bir tesis oldu. Şunu söyleyeyim, gerek o ilk yaptığımız Uçak Bakım Üssü Tesisleri, gerek Terminal, şimdiki İç Hatlar Terminali, henüz daha Türkiye dışarıya daha tam açılmış değildi ve bu binalarda kullanılan malzemenin, %80’i Türkiye’de imal edilen malzeme idi. Çok özel istekle, şartname yazarak mesela Uçak Bakım Üssü ‘nde kazanların brülorlerini ve sfero döküm armatürleri ve otomatik kontrolleri ithal ettik. Terminalde de yine aynı şekilde, aşağı yukarı aynı kalemleri bunun paralelinde sınırlı ithalat ve yerli malzeme ile çalışıldı. O sırada artık işler gelişiyor, ben fabrika işleri yapıyorum, büro çalışıyor bir taraftan. Havalimanından henüz kopmamak için devam ediyorum. Genel Müdürlük Binası, Şişli’de benim büromun karşısındaydı, sonra Yeşilköy’e büyük bir bina yaptılar. Oraya da danışman olarak çağırdılar. Orada da yine Türk Hava Yolları ile işim devam etti.

M.Ç. : Pardon siz bu Alman firmasından bahsettiniz, oradan ayrılıp kendi şirketinizi kurdunuz değil mi? Yani Şişli’de bulunan binada siz kendi şirketinizi kurmuştunuz?

E.G.: Şişli’de bulunan binada kurmadım. Fatih’te kurdum.

M.Ç. : Sonra Şişli’ye geçtiniz.

E.G. : Yok, sonra Aksaray’daydım. Yani hava meydanlarından hiç kopmadım. Bu hava meydanlarından kopmamak bana Antalya Havalimanı’ndaki mevcut terminalin büyütülmesi işini getirdi. Ama şimdi orada hava meydanları terminali çoğaldı. Yani ilk yapılan, iç ve dış hatlar terminalinin projesi geldi. Bir de devletten ihale kolay çıkmıyordu, onun formülünü de böyle devlet ortaklığı gibi olan anonim şirketler kuruluyordu. İmar Limited, mesela Yeşilköy Terminal Binası, İstanbul İmar Limited Şirketi’nden alınan bir işti. Antalya Terminal Binası, Antalya İmar Limited Şirketi’nden geldi bize, onlar daha kolay projeci seçebiliyorlardı. Onu da alnımızın akıyla bitirdik. O arada Türkmenistan’da Aşkabat Havalimanı Terminali, Türki Cumhuriyetler daha yeni bağımsızlıklarını kazanırken yapılmış bir terminal binası. Orayı da bize Alarko yönlendirdi. Bir İngiliz müşavir firma vardı John Laing diye. JOHN LAİNG- ALARKO Konsorsiyumu. Orada da bir hava limanı projesi yaptık. Ondan sonra birkaç havalimanı projesine, yarışmalara yardım ettik, mimari bürolara. Yıllarca sonra 2000’de, Yeşilköy Havalimanı küçük gelmeye başladı. O mevcut iç hatlar terminali yani eski dış hatlar, 4 parmak (dört blok) yapılacaktı ve yolcu kapasitesi dörde katlanacaktı. Ama hem teknoloji ilerliyor, hem mimari görüşler herhalde değişiyor, hem yolcu kapasitesi ihtiyacı artıyor. Bunun için yeni bir terminal binası yapılmaya karar verildi. Fakat bu bir türlü ihale edilmiyordu yani çıkmıyordu. Çıkıyordu iptal ediliyordu falan. Ben takip ediyordum ama takip etmekten bıkmıştım, bıraktım peşini. O sıralarda bir sanayi projesinde yardım eden bir arkadaş yurt dışından telefon açtı. Dedi: “Bak terminal ciddileşiyormuş niye takip etmiyorsun herkes onu konuşuyor.” Onun üzerine ben takip ettim hakikaten iş ciddileşmiş. Tepe firması, Ankara’da henüz daha Tepe- Akfen Konsorsiyumu yoktu galiba, bunun inşaatıyla Tepe ilgileniyor. Tepe’ye telefon ettim. Dedim ben havalimanlarına çok hizmet ettim, referanslarım şunlar. “Buyurun o zaman konuşalım” dediler. O sıralarda Beykoz’da Beykoz Konakları diye bir site yapıyorlardı orada gittik konuştuk, yakınlaştık,” tamam bir teklif verin o zaman” dediler. Ben teklifimi verdim. Ankara’dan telefon geldi. “Teklifinize teşekkür ederiz, kabul ediyoruz. Hatta sizi burada tanıyan arkadaşlar da var.” Benim o zaman başka projelerde birlikte çalıştığım başka kimseler de çıktı karşıma. Onlar da işin içindeydiler. Biz yeni terminale başladık. Bakın bu işleri ihaleye girerek alamazsınız. İhaleye girerek birileri alır, siz onlardan alırsınız. Ama evvelki hizmetleriniz in devamı oluyor bunlar. Oldukça ilerlemiş bir yaşta, projeyi de yaptık. 1999’da başladık, evvela 1.kısmı bitti çalışmaya başladı. O sırada bir deprem geçirdi. Allah’tan daha işletmeye açılmamıştı. Sonra onların güçlendirmeleri yapıldı. Sonra kapasite arttı, %70 kadar kapasite büyütüldü. Bu büyüme projesini de yaptık. Ve tabi birlikte çalıştığımız arkadaşlarla ilişkilerimiz hiç kopmuyor, devam ediyor. Böyle bir hava limancılık işinin içine girdim. Ondan sonraki yarışmalarda, Dalaman olsun, Antalya’da başka bina olsun veya başka yarışmalarda mimari bürolara yardım için raporlar vermiştik. Fakat her işi alacak değiliz ya, onları da yeni böyle meraklı, yeni teknolojilere girmiş mimari bürolar, tesisat büroları aldılar. Biz de başka işlerimize devam ettik. Büro evvela bizim Fatih’teydi. Orası bizim Zonguldak’tan geldiğimiz zaman oturduğumuz ilk muhit ve daireydi. Oradan sonra babam ve amcam Ataköy’ün birinci kısmında bir daire aldılar. Burada da ben bütün çalışma, resim masam vs bıraktım, bu daireyi benim için tuttular, ta ki Almanya’dan dönene kadar. Bu tabi bir aile desteği oldu. Ve Phlipp’ Holzmann’dan tatbikat projesini aldığım zaman burada devam ettik. Alman arkadaşlar buraya gelip giderlerdi ve onlara ben Fatih’i tanıttım, oradaki lokantalara götürdüm. Türk yemekleriyle tanıştırdım falan. Benburada,Fatih’tebaşladığımbüroda,UçakBakımÜssübittiktensonra“neyapacağızartı?”. Bir gün yolda bir askerlik arkadaşıma rastladım. Ve ilk işimi ondan aldım, ilk piyasa işimi. Ondan sonra bir gün bir mimar geldi, artık ismimiz duyuluyor ya, sosyal sigortalar kurumuna Mersin’de bir rant tesisleri binası yapılıyor, “bunun projesini yapar mısınız” diye. Mimarla tanıştık, ondan mimari proje işi aldık. Fatih Müslüman muhiti, oraya gitmemizin nedeni de babaannemdir, babaannemin hacı arkadaşları vardı orada, onun için babam oradan bir ev aldı. Ve babaannemin hacı arkadaşlarından birinin torunu mimar, o da mimari büro açmış Fatih’te. Orada iş yapıyor, onunla tanıştık. Dedi: “gel bir iş var”. Yaptığı iş de bir tekstil fabrikası. “Yapar mısın?” “Yaparım”. İlk sanayi projem de, aslında o havalimanı uçak bakım üssü tesisleri de sanayi işi gibi bir şeydi, ama bir tekstil fabrikası işini ilk o mimar arkadaştan aldım.

M.Ç. : Neredeydi bu tekstil fabrikası?

E.G.: Bu, Edirne Tekstil-EDİP’ti.

M.Ç. : Mensucat Santral mi acaba?

E.G.: Değil. Edirne İplik Fabrikası.Mahmutbeyköy diyorlardı. Köy kalmadı, şimdi Basın Yolu diyorlar, TEM'le bağlantı yolu diyorlar. Hani havalimanına giderken yol sağa ayrılır oradan TEM’e bağlantı yolu. Öyle giderseniz, bütün o yeni yapılan binaları geçin. Sonunda o modern binaların arasında daha hala eski bir yıkık fabrika tesisi durur, yıkılmadıysa. Edirne İplik. O zamanlar ne o Basın Yolu vardı, ne de o binalar vardı. Orası şehir dışı bir, tarla gibi bir yerdi. Orada o fabrikanın yapılmasında ben, kazan dairesi, buhar tesisatı, mekanik tesisat işleri daha o zaman yaptık.

M.Ç. : Aslında tabi buhar çok önemli tekstil fabrikaları için. Orada karşınıza çıkan en büyük problem kazanın oluşturduğu yüksek basınçlı buhar.

E.G.: Bu iş mesela Fatih’teki büroda. Derken Teknik Üniversite'den teklif geldi, Yapı İşleri'nden. Dediler Teknik Üniversite Kampüs’e taşınıyor, bir Kampus Proje Bürosu kurulmuş Taşkışla’da, Başında Prof.Dr. Kemal Ahmet ARU. Kampüs’e bir Bölgesel Isıtma tesisi lazım. Yine beni tanıyan birisi çağırıyor. Teknik Üniversite Yapı İşleri'ne gittim. Şartnameleri aldık ve ben Uçak Bakım Üssü projesini yaptım ama daha hiç piyasayı tanımıyorum. Sadece o bahsettiğim askerlik arkadaşımın verdiği işve de babaannelerin torunlarının vasıtasıyla aldığım iş hariç piyasayı tanıdığımız yok. Bir de bir mimar Mersin Rant tesislerini getirdi. Teklif verirken bile güçlük çekiyoruz yani, ne verelim. Fakat Teknik Üniversite’den gelen teklif beni heyecanlandırdı.

M.Ç. : Neler vardı teklifin içinde? Bu merkezi ısıtma vardı herhalde bahsettiğiniz?

E.G.: Sadece merkezi ısıtma vardı, avan proje. Şimdi biz de Fikret Narter Hoca’dan da nasıl motorlardan motor yapma fitilini aldıysak, bölgesel ısıtma, şehir ısıtması üzerinde dururdu Fikret Narter. O ölçekte bir proje yapmadım hiç ama Almanya’da biraz büyük konut projelerine büyük kazan daireleri yaptık proje bürosunda. Bir de kendi üniversitem. Ve ben oturdum bir gece, ve buna verebileceğim, işi almak için devlet işi bu artık en uygun fiyatı vermek için çalıştım ve verdim. Bir müddet sonra telefon geldi. “İş senin üzerine görülüyor” diye. Daha piyasada kimseyi tanımıyorum, rakiplerimi de tanımıyorum. Sonra gittim, dediler “bu iş senin üzerinde görülüyor.” Sözleşmeyi imzaladık ve avan projelere başladık. Büyük bir merakla ve istekle ve heyecanla ve projeyi takip eden de Isı Kürsüsü. Orada bize kazan projesi yaptıran Prof Dr. Kemal Onat. Sonradan başka Onatlar ile de çalıştım, Muammer Onat. Ama hiç akrabalıkları var mı diye sormamışımdır. Kemal Onat Beye de, meşhur bir Emin Onat varmış, mimar. Onu da sormamışımdır.

M.Ç. : Anıtkabir ‘in mimarıdır.

E.G.: Evet. Böyle şeyler aklımıza gelmedi pek o zamanlar. Fakat kazan projemi ben Kemal Onat Bey,’den almıştım. Bir su borulu kazan projesi yapmıştık 2 arkadaş gece gündüz çalışarak. Kurşun kalemle, aydınger falan yok o zaman. Babıali’den büyük bir top kare kağıt, onun içine kurşun kalemle çizdik. Nasıl çizdik, bir prospek bulmuştum. Prospek bir su borulu kazan Almanya’dan imalatçının. Onu büyüterek çok güzel çizdik. Kemal Onat’ın karşısına getirdik.2 gece 2 gündüz, 48 saat uykusuz, böyle uyuyoruz. İyice bir kontrol etti projeyi, “çok güzel bir proje yapmışsınız” dedi. Fakat bazı sualler sordu, “işte burada kazanın girişinde bir şey var, çıkışında ekonomizör var, hava ısıtıcısı var” falan böyle. Biz o sualleri hem bilgisizlikten, hem de uykusuzluktan cevaplandıramıyoruz. “Tebrik ederim güzel proje yapmışsınız ama anlamadan yapmışsınız” dedi. Ama projeyi onayladı. Yıllar sonra yine Kemal Hoca’nın karşısına kampüs projesiyle çıkmaya başladık. Çok memnun oldu, çok mutlulukla kontrol ediyordu. O proje başarıyla bitti. Onaylandıda. Onun üzerine, Yapı Merkezi’nden kampus projesinin dediler “tatbikat projesini de sana vermek istiyoruz, yalnız öyle sadece bölgesel ısıtma yapmakla olmaz. Bunun içine biz bölgesel kanalizasyon, yağmur suyu, sonra elektrik şebekesi, bir de bazı binaların proje kontrollerini de koyacağız. Ama bunlardan ben anlamam, sen koordine edeceksin, ihale ediyoruz bu işi, buna talip olursan bölgesel ısıtmayı da o şartla yaparsın.”

M.Ç. : İş büyüdü.

E.G. :İş büyüdü fakat Allah’tan bir şansım vardı, o avan projeyi yaparken kampus proje merkezinde toplantılar oluyor. O toplantılarda proje yapan diğer mimarları tanıdım. Elektrik mühendisi, mekanik mühendisi, bütün kampuse emeği geçenlerle tanıştım. Böylece biraz muhiti tanıdık, baktım itimat edilen insanlar var. Kaliteli bir insan topluluğu. Ve bu sefer o tanıdıklarımdan teklifler aldım. Ona göre bir teklif verdik, onlara güvenerek tabi aynı zamanda ve iş bende kaldı tercihli olarak. O bürolarla anlaştım. Artık konsorsiyum kurulmuş oldu ve biz kampüsün merkezi ısıtma, yani alt yapı tesisleri ismi, merkezi ısıtma, orta gerilim elektrik şebekesi, pis su ve yağmursuyu kanalizasyonu, bir de bazı binaların proje kontrolleri. Ekip kuruldu, dağıttık işi ve herkes yapmaya başladı. Bu sefer koordinasyon, bürolar arası gidip gelmeler. Tabi şimdiki gibi iletişim imkanları yok, daha henüz arabam da yok. Ama Allah’tan İstanbul o kadar kalabalık değil. Yürüttük, bütün projeler yürüyor, kolay yürümüyor ama. Ve bölgesel ısıtma projesi bitti. Doğalgazının d’sinin lafı bile edilmiyor, ağır yağ kullanılıyor çoğu yerde. Böyle çevre kirlenmesi kavramları falan yok. Ağır yağ en ucuz yağ, kalorifer yakıtı denilen bir yakıt var, apartmanlarda da onlar yakılıyor. Onun bile kükürt miktarı yüksek, biz şimdi böyle bir tesiste en ağırını “6 numara” yani katran gibi ,ısıtarak yakıyorsunuz. Öyle bir tesis kurduk. Hatırlıyorum 6 tane kadar su borulu paket kazan, böyle Stein müller gibi yüksek kazanlar değil, paket kazanlar ön gördüm ben. Bir de dışarıda ağır yakıt tankları. Onları bir buhar kazanından devamlı sıcak tutuyoruz akıcılığının temini için. Ve bacaları mümkün olduğu kadar yüksek yapmak gerekli, çevreyi kirletmemek için. Böyle bir baca gurubu, yani sülfürü, kükürt dioksiti tutacak bir tesis yapanda yok zaten. Projeler bitti, sıfır kilometrede. Ondan sonra projeyi onaylatmaya sıra geldi ve Teknik Üniversite ilgili kürsüler onaylıyor. Elektriği Fakültesi'nden, elektrik kürsüleri . Aydınlatmadan...

Moiz Eskanazi' yı hatırlıyorum. Diğer profesör arkadaşı hatırlayamıyorum. Kuvvette de, ismini hatırlayamadım. Statik projeleri Taşkışla’da Profesör Dr. Yusuf Berdan Bey, Kanalizasyon projelerini de yine Teknik Üniversite'de o zaman çevre mühendisliği yoktu, inşaat fakültesi vardı. Yani her projeyi ilgili bölümler kontrol ediyordu. İlgili bölümler kontrol ediyor, Yapı İşleri'nde de kontrol mühendisleri var ama onlar kürsülere bırakmışlar bu işi. En son bizim Bölgesel Isıtma Projesi ki kapasitesi 90-100 Gigakalori falan, müthiş bir güç. Tek merkezden. Kemal Onat Bey de onayladı. Şimdi sıra geldi mali cepheye. Bunun bir de Maliye Bakanlığı’ndan onaylanması lazım. Kim onaylıyor bunu, Karaköy’de Maliye Bakanlığı’nın bir onay müdürü var. Orada da yine böyle mühendisler falan. Oraya götürdüm projeleri. Rakım Uçtum Bey, bir makina mühendisi, meslektaş, yaşlı bizden oldukça. Çekmeceden bir bildiri, çıkardı, Maliye Bakanlığı’nın bir genelgesi, bundan böyle bütün resmi binalarda milli enerji olarak kömür kullanılacaktır diye.

M.Ç. : Siz ona göre planlama yapmamıştınız.

E.G.: Şimdi bizim sıfır kilometrede bitmiş proje var, onaylanmış, bir sene emek verilmiş. Şimdiki gibi bilgisayar teknolojileriyle falan da değil, hep el emeği göz nuru ve kafa nuru. Müthiş araştırma yapılmış bir proje. Tabi Üniversite Senatosu'na aksetti bu iş. Senato'da bir toplantı yapıldı. Rektör yardımcısı o zaman bize betonarme dersine gelmişti, Prof. Dr. İsmet AKA. Biz betonarme dersi görmüştük, topografya bile görmüştük. İsmet Aka, çok centilmen bir insandı, severdik onu. Betonarme hocası, rektör yardımcısıydı. Onun başkanlığında makina fakültesinden Prof.Dr. Nejat Aybers, benim sınıf arkadaşım Prof Dr. Alpin Kemal Dağsöz. Bir de 1-2 kişi daha var. Fakat toplantıda en çok söz alan Nejat Aybers, bir ara motorlar kürsüsündeydi benim zamanımda. Bir de genç profesör olarak sınıf arkadaşım Alpin Kemal. İki jenerasyon farkı da var orada. Bir de tabi rektör yardımcısı, o mantık yürütüyor ve yönetici yani. Şöyle bir karar çıktı. Biz istersek, biz resmi devlet dairesi sayılmayız, projeyi olduğu gibi uygularız, yani ağır yağla yapabiliriz. Ağır yağ kazan daireleri her yerde çalışıyor o zaman, fabrikalar, her yer. Hatta kömür kalkmış ortadan, kömür kullanan yok. Fakat bizim örnek olmamız lazım Teknik Üniversite olarak. Mademki devlet böyle bir karar almış, milli yakıt kömür ve Zonguldak kömürü kıymetli, linyit kömürü. Bizim buna dönmemiz lazım diyerek fuel-oil’den vazgeçildi ve Isı Santralı projesi bütünüyle uygulama şansını kaybetti. Ondan sonra ben başka işlere daldım.

M.Ç. : Ama siz hak edişinizi alamadınız mı burada?

E.G. : Aldım. O olaylar başka projelerde oldu, Teknik Üniversite’de olmadı. Proje bitmişti, onaylanmıştı. Ondan sonraki olaylarda yine kampüse proje yapmak için çağırdılar yine o merkezi ısıtmayla ilgili. Sonra kömür teknolojisi gelişmeye başladı Türkiye’de. Kömür teknolojisi de öyle bir teknoloji ki, Almanya’ya doğalgaz çoktan gelmiş ve orada ağır yağ kullanılmıyor artık. Motorin ve doğalgaz kullanılıyor. Belki köylerde alternatif yakıtlar odun, kömür kullanılıyordur ama ağırlık merkezi, bir de bölgesel ısıtmalar var Almanya’da onlar kömür yakıyorlar. Almanya’da kömür teknolojisinden anlayanların çoğu emekli olmuş, bazıları hayatta değiller. Kömür teknolojisi Türkiye’de gelişmeye başladı ve bizde araştırmalar yapıyor bizim kazan firmaları. Sungurlar, Sungurlar ekolünden ayrılan Universal, Petnis, o sırada diğer fabrikalar İgnis şu anda Erensan’dır, Issy, kömür üzerine çalışıyorlar. Bu arada İzmir’de Desa, Sungurlar her türlü kazan yapıyor, su borulu da yapıyor, paket kazan hatta Stein müller firmasıyla elektrik santralleri de yapıyorlar. Desa da yine aynı yolda gidiyordu İzmir’de. Diğerleri de buhar, kızgın su, sıcak su kazanları. Kazan teknolojisi ilerliyor, kömür yakma teknolojisi de. Mesela külhan içerisinde hareketli ızgara. Külhanın dışında ön yakma ocaklarıyla yakma. Kömürü eksik yakarak fakir gaz üretme ve fakir gazı kazanda yakma, yani kömürden gaz üreten gaz brülörlü kazan yapma. Firmalarımız büyük firmalar değiller ama hepsi böyle çalışma yapıyorlar. Ve biz artık epey kömür konusuna da dönmüş olduk proje bürosu olarak.

M.Ç. : Bu arada büronuzda kaç kişi çalışıyor?

E.G.: Bizim büroda başladığımız zaman 15-16kişi çalıştı. O büyük proje bitince havalimanı, tabi biz 2’yedüştük. Personel zaten benim personelim değildi resmen. Sonra yavaş yavaş4-6-8-10 kişi oldu. En fazla 22 kişi olmuşuzdur.

M.Ç. : Kömür dışında ne gibi projelere imza attınız?

E.G.: Kömür tabi yaptığımız projelerin enerji üreten kısmıydı. Her yaptığımız sanayi tesisinde bir büyük kazan dairesi daima oldu. Kömürü nerelerde uyguladık? Mesela Otosan’ın Eskişehir’deki ilk tesislerinde kömür santrali kurduk. Ondan sonra Bursa’da Fren-Debriyaj, eskiden Transtürk Holding diye bir firma vardı, takım tezgahları üreten. Bursa’da fren balatası üreten bir fabrika yapmıştı, onun kazan dairesini de kömürlü yaptık. Bunun dışında yine bu Teknik Üniversite olayından sonra Türkiye’de şehir ısıtması yapma girişimleri oldu. Mesela Romanya’dan Rom Consult diye bir grup geldi. Bunlar Kayseri’ye bir bölgesel ısıtma yapmak istediler, Edirne’ye de. Teknik Üniversite duyuluyor etraftan, bana geldiler. Ama direkt gelmediler, bana bir fuar merkezi oldu sonradan, bir süpermarket projesi(hipermarket tabiri henüz kullanılmıyordu),öyle bir proje yapan büyük bir firma, Romanyalı bunlar. Romanyalılarla onlar tanıştırmak istediler ve bu yine Edirne’den duyuldu. Edirne Belediyesi’nden geldiler. Dediler ki: “Edirne’ye bir şehir ısıtması kurmak istiyoruz”.

M.Ç. : Orayı biliyorum, Bin Evler diye tabir edilen bir toplu konut projesi var. Orada bir bölgesel ısıtma santralı hala hazırda çalışıyor.

E.G.: Yani Cumhuriyet Mahallesi veya Bin Evler.

M.Ç. : Ailem orada oturuyor.

E.G.: Öyle mi. Kaç sene sonraki olay o. Belediyeden belediye başkanı olduğunu sonradan öğrendim, bir de Trakya Üniversitesi’nden bir doçent geldiler, görüştüler. Dediler biz Edirne’ye böyle bir bölgesel ısıtma yapmak istiyoruz. Şu sıralarda üniversite büyüyor, tıp fakültesi. Oradan başlamak istiyoruz. Bir de başka yerler daha var. Buralardan başlayıp tesisi büyütmek istiyorlar. Beni alıp Edirne’ye götürdüler. Edirne’de gösterdiler bütün yapmak istediklerini belediye başkanı ve doçent. Ben dedim “hazırım böyle bir hizmet yapmaya”. Hatta teklif verdim, teklifi de uygun gördüler. Ve ben İstanbul’a döndüm. O sırada Antalya Havalimanı’nın projelerini yaptığımız müteahhit de bizi, projeleri bitirdik ya, o da işe başlıyor Antalya Havalimanı Terminali’ne. Bize bir jest yapıp beni eşimle birlikte bir haftalığına çocuklar davar, Antalya’ya davet etti, orada ağırlamak için. Antalya Motel diye bir yerde kaldık bir hafta onun misafiri olarak, tabi şantiyeye de gittik görüştük ne yapılacaktı diye. Fakat bir hafta daha biterken radyodan anons, Kenan Evren Paşa’nın şeyi oldu. İşte örfi idare, seyahatler yasaklandı. Bir hafta daha orada kalmamız gerekti. O arada bazı projeler durduruldu, Edirne bölgesel ısıtması. O sırada galiba Kayseri‘de de bir şeyler yapılacaktı, onunla benim alakam yok ama, Kayseri Belediyesi çok faaldi. Tramvay yapacaktı, merkezi ısıtma yapacaktı. Böylece Edirne projesi kaldı. İstanbul’a döndük, işlerimize devam ederken Edirne’den bu sefer, orayı bir kooperatif yapıyordu, aralarında da bir anlaşmazlık olmuş herkes kabul etmemiş merkezi ısıtmayı. O Bin Evler’in 500’ü kabul etmiş, 500’ü de ayrı. Oranın iki ismi var, bir Beş yüz Evler, bir Bin Evler. Beni davet ettiler oraya, teklifimi vermiştim daha evvelden. Sonra konuşmaya çağırdılar. Karşımda çok kültürlü bir insan topluluğu kooperatifte çalışanlar. Edirne’nin kültürlü insanları . Kimi belediye den, kimi okul müdürü. Konuştuk, tanıştık sonra anlaşamadık. Dönüşte dediler: “siz kooperatifin şantiye merkezine bir daha uğrayın”. Şantiyeye uğradık, arkamızdan telefonla, evvelce kabul etmemişlerdi ya, “epey tenzilat yaptık, hayırlı olsun” diye cevap geldi. Böylece biz Cumhuriyet Mahallesi’nin artık şehir ısıtması değil o, bölgesel ısıtma da sayılmaz ama, bir site ısıtması olarak aldık o işi. Ve oraya bir kömür santrali yaptık. O kömür santralini yapmak için ben bütün kömür teknolojisiyle uğraşan firmalarla tanıştım ya, hepsinden teklif aldık. Kooperatif yönetimini hepsiyle tanıştırdım ve İstanbul’da hepsiyle görüşmeler yapıyoruz, teknik irdelemeler yapıyoruz yani. Biri kömür sıçratmalı kazan, , öbürü sarsmalı ızgaralı. Bir tanesi kömürü gazlaştırıyor, brülör gibi kullanıyor. Çok takdire şayan çalışmalar. Mesela İgnis’inki de, şimdi Erensan, kömürü kürekle atıyorsunuz çekiyorsunuz. Hepsi farklı. Ve herkes zannediyormuş ki ben İgnis’i veya Sungurlar’ı öne çıkaracağım. Fakat kafama koydum bir tanesini. Petnis Firması. Sungurlar ekolünden yetişmiş, sarsmalı ızgara yapıyor. Sarsmalı ızgarayı da kazanın külhanının içine koyuyor, yani dışarıda değil. Kazan kompaktve ona bir elavatörle yükleme de yapabiliyor. Ve arkadan çıkan külü de konveyörle otomatik bir tesis yapacağız. Projeyi de kafamda tasarladım. Kazanı da kafama yazdım, kimse bilmiyor bunu ve herkesten teklifler alındı, pazarlıklar yapıldı. Ve sonunda ben dedim “kararı verin, ben sizi herkesle tanıştırdım, karar sizin”. Kararı veremiyorlar, “siz söyleyin” diyorlar. Dedim “prensip olarak söylemem, karar sizin”. “herkesle tanıştırdım, herkesi dinlediniz, herkesin fiyatını aldınız”. “Hayır kararı sen ver” dediler. Dedim “peki, ısrarettiniz, Petnis”. Herkes bekliyordu ki Sungurlar veya başka bir firma.

M.Ç. : Daha büyük firmalar tabi onlar değil mi?

E.G.: İsmi olan firmalardı. Biraz yadırgadılar önce fakat bana inandılar. Ve oraya çok güzel bir kazan dairesi yaptık.

M.Ç. : O dönemde akışkan yatak yoktu herhalde değil mi?

E.G.: Yoktu. Tam otomatik, yani kömürü alıyoruz, kömür Çan’dan geliyor, Çan kömürü. Kalorisi yüksek değil, 2500 ama çok güzel yanıyor. Onu kırıcılarda kırıp ufalıyoruz, elavatörlerle bunkerlere yüklüyoruz. Oradan kazanın kendi otomatik dozlama tertibatına, onu da kazan termostatından hızını ayarlayabiliyoruz, sarsmalı ızgarayı besleyebiliyoruz ve dışarı çıkan külü de konveyörle nakledip yine elavatörle bunkerlere yüklüyoruz. Altına kül kamyonu giriyor, alıp götürüyor. Tam otomatik bir kömür yakma tesisi projesi yaptık. Şimdi daima bir evvel yaptığınız projenin birikimini kullanıyorsunuz. Yani o birike birike şey oluyor. Çok güzel bir tesis yaptık ve bunlar yıllarca orada doğalgazdan da daha ucuza kömür yaktılar.

M.Ç. : Edirne’ye yeni geldi doğalgaz, ancak şimdi.

E.G. : Siz oraları biliyorsunuz, Türkiye’de hep kömür gidiyor. Ağır yağ yasak ama motorin yasak değil, pahalı da değil. Hala daha fueloil tesisleri yanıyor, bu durumda biz kömür teknolojisini uyguladık. Kömür teknolojisinde şu anda bile firmalarımızda birikim var. Yani biz bu işe girerken Almanya’da bunu yapan adamlar ya emekliydi ya da hayatta değildi. Şimdi bizde doğalgaz yaygınlaştığı için, birde VRF/VRV yaygınlaşıyor. Kömür bilenler yavaş yavaş kayboluyor. Universal’in sahibini kaybettik, Sungurlar zaten yok, Petnis şu anda devam ediyor. Hasbelkader geçen yıl bir dost vasıtasıyla onun izini buldum ve görüştük. Yani Edirne’ye kömür kazanı yapan arkadaşımızla görüştük.

M.Ç. : Kömür artık üvey evlat muamelesi görüyor diyebiliyor musunuz bu durumda? Yani doğalgaza çok fazla yüklendik, şirketlerimiz bu bilgi birikimini kullanamadılar ya da gerektiği kadar kullanamadılar. Böyle bir sonuca varmak mümkün mü?

E.G.: Böyle bir sonuca varmak biraz iddialı olur. Bunu Türkiye’nin enerji politikasını daha kuş bakışı gören kimseler söyleyebilirler. Çünkü Türkiye’de belki doğalgaz kaynakları da var.

M. Ç. : Ama şu an itibariyle çok dışa bağımlıyız bu konuda. Yani yüksek kalorili kömürlerimiz yok ama kömür yakma teknolojilerinin iyileştirilmesi durumunda, kalori düşük de olsa pekala kullanılabilecek kaynaklar var.

E.G.: Evet. Şimdi duyuyorum bazı yerlerden kömür kazanı talepleri geliyormuş ama bunlar ne ölçekte bilmiyorum. Doğalgaz tabi büyük bir rahatlık.

M. Ç. : Aynı zamanda temiz bir yakıt türü.

E.G.: Onun mahsurları da çıktı sonradan. Bu azot oksitleri rutubetle birleşerek, nitrik asit tabi o diğeri de sülfürik asit. Hatta Almanya’da bir çok ormanların bu nitrik asit yağmuruyla tahrip olduğunu ben duymuşumdur. Bölgesel ısıtmaların daha hala Türkiye’de şansı olduğuna inanıyorum ve gerekli olduğuna da inanıyorum. Doğalgaz kullanılsa dahi, yine baca gazlarını azot oksitlerden arındırmak şartıyla merkezi sistemler kurulabileceğine inanıyorum. Bu konuya yeteri kadar yönlenilememesinin sebebi gerek doğalgaz kazanı yapan veya kat kalorifer kazanı yapan, duvar tipi kombi ısıtma cihazları yapan, gerek şimdi gelişmekte olan VRV/VRF firmalarının çok büyük firmalar oluşu, büyük pazarlama güçleri ve toplu konut yapan müteahhitlerin yaptıklarını yaparken bir taraftan satma ihtiyacında oluşları. Halbuki bölgesel ısıtma bir altyapı tesisi olduğu için, aynı kanalizasyon gibi, elektrik şebekesi gibi sona kalır o tesis, sona kalan bir yatırımdır. Yani başlangıçta pek planlama şansı olmayan ve fizibilitesi dikkate alınmayan bir tesis olduğu için pek rağbet görmediği kanaatindeyim. Ama faydalı olduğuna ve hala daha geçerli olabileceğine inanıyorum.

M.Ç. : Ersin Bey, çok faydalı ve açıklayıcı bilgiler

verdiniz. Teşekkür ederiz.

 

Not: TTMD'den Alıntıdır.