Alış-veriş

Veriş-alış olsa daha doğru olmaz mıydı?
Bilinçaltımıza bu deyim bile yanlış bir kodlama yapmıyor mu?
Hayatımızda önce alıp sonra verdiklerimiz o kadar az ki oysa.
Mesela, anne baba sevgisi ya da aldığımız nefes…
Dünyanın bize sunduğu güzellikler,
Mesela, geceyi aydınlatan ay,
Gündüzü yaşatan güneş,
Rüzgârın taşıdıkları,
Hele yağmur,
Tüm elementler ve toprak,
Mesela, ağaçlar; bize verdikleri, dallarından çeşit çeşit meyveler ya da yapraklarından oksijen…
Bakıyorum da insanın olmadığı bir dünyada verişler çok fazla.
Aslında dünya bu kadar da cömertken…
Peki, insan ne veriyor dünyaya? Yoksa sadece verilenleri almakla mı lütufta bulunuyor ya da almadan veriyor mu?
Bu bolluk insanları şımartmış durumda mı acaba?
Sabah kalktığımızda, yeni bir işe başladığımızda ya da yeni bir ortama girip insanlarla tanıştığımızda, vereceklerimizi mi, alacaklarımızı mı düşünüyoruz.
Nedir bu doymamazlık, açgözlülük?
İnsan ilişkilerimizde nasılız peki?
Ee tabi doğumumuzdan itibaren almaya alıştığımız için, yaş kemale erince de önce almayı, sonra vermeyi huy haline getirmiş, kanıksamış ve normalleştirmiş oluyoruz.
Karmaşa burada başlıyor belki de…
Sonrasında ise diploma almak ve meslek sahibi olmak için emek ve zaman vermemiz,
İyi bir kazanç için önce çalışmak sonra tecrübelenmek, akıllı olmak gerektiğini, doğru insanla birlikte olabilmenin ancak kendi doğruluğunuzla mümkün olabileceğini, hayatımızda iyiyi de kötüyü de sadece verdiklerimizle (ektiklerimiz ve biçtiklerimiz), yaşadığımızı başımıza ne geliyorsa
Tüm şikâyetlerimizin bu sebepten kaynaklandığını anlamamız için ne kadar çok zahmet çekmemiz gerekiyor değil mi?
Canımız yana yana öğreniyoruz maalesef…
Okul bittiğinde ders çalışmayı,
Çocuklar büyüdüğünde insan yetiştirmeyi,
Hayat biterken daha mutlu yaşamayı,
Hep bitirdiklerimizi öğreniyor, şikâyetlerimizle yaşıyoruz.
Öğrendiklerimiz (tecrübe ettiklerimiz) mutluluğumuzu açacak anahtar iken öğrenemediklerimizse mutsuzluğumuzun kaynağı oluyor, ‘aklından memnun halinden şikayetçi’ler ordusuna dönüşüveriyoruz.
Yani çoğumuz bunca bolluk içerisinde dahi yaşamayı beceremiyoruz.
Emek vermenin sonucunda aldıklarını, yani veriş alışlarının, nasıl desem; yaşamımızın sebep sonuç ilişkisinin farkına varmadan dünü bugünden farklı kılacak ne hissedebiliriz ki?
Meyvesiz bir ağaç, yağmursuz bir ilkbahar, notasız bir melodi, lezzetsiz bir yemek, toprağa düşmemiş bir tohum gibi varlığımızın manasına ulaşamamak ve hep beklemek.
Önce almayı sonra vermeyi beklemek…
Kaos gibi ama bir o kadar da sade ve net.
Almadan önce vermeyi, hak etmeyi öğrenebileceğimiz günlere…