AYŞEN HAMAMCIOĞLU
 
Engin Kenber Röportaj

M.Ç: Efendim hoş geldiniz, bize nerede doğduğunuzdan, ilk eğitiminizi nerede aldığınızdan bahsederseniz memnun oluruz.

E.K. Ben Bursa doğumluyum ama aslında İstanbullu bir ailenin çocuğuyum. Babamın memuriyeti nedeniyle Bursa’da olduğu için Bursa doğumluyum. İki sene sonra da İstanbul’a geldik, ondan sonra tahsil hayatım boyunca da hep İstanbul’daydım. İlkokulu Şişli’de, Şişli 43. İlkokul’da, sonra da liseyi Galatasaray Lisesi’nde okudum. Tabi o bizim için bir avantaj oldu, yabancı lisan öğrenmiş oldum.

M.Ç Kaç yılları arasında Galatasaray Lisesi’ndeydiniz?

E.K. Ben 1943-1951 seneleri arasında Galatasaray Lisesi’nde okudum. 1951’de mezun oldum, Teknik Üniversiteye girdim.

M.Ç Galatasaray Lisesi’nde sizde iz bırakan hocalarınızdan bir kaçını anlatabilir misiniz?

E.K  Galatasaray Lisesi tabi o zamanlar harp dolayısıyla Avrupa’dan Türkiye’ye gelmiş çok değerli hocaların olduğu bir kurumdu.  Aynı şey üniversitelerimiz için de geçerliydi. Birçok kişiler Avrupa’daki harp durumu ve birçok siyasi sebeplerle Avrupa dışına kaçmayı, sığınmayı daha doğrusu tercih etmişlerdi. Türkiye bundan istifade etti hakikaten. Çok değerli insanlar, bizim seviyelerimizin, talebe olarak bizim seviyelerimizin çok üstünde seviyedeki insanlar bize basit derslere, lise seviyesindeki derslere hocalık yaptılar. Tabi biz de onlardan istifade ettik. Bu avantajla da zaten Teknik Üniversite’nin, ben ki  Galatasaray Lisesi’nin edebiyat bölümünden mezun olduğum halde, o zamanlar şimdiki gibi böyle test usulü falan yok. Baya problemler konuyordu önünüze, onları yapıp giriyordunuz. Teknik Üniversite kendi sorularını kendi hazırlıyordu, İstanbul Üniversitesi kendi sorularını kendisi hazırlıyordu. Biz Teknik Üniversite imtihanlarına girip edebiyattan mezun olduğumuz halde kolaylıkla Teknik Üniversite’ye girebildik.

 

M.Ç Teknik Üniversite’ye girmeden önce kafanızda bir meslek fikri doğmuş muydu?

E.K  Doğmuştu ama onu gerçekleştiremedik.

M.Ç Hangi meslekti?

E.K. Ben film prodüktörü olmak istiyordum.

M.Ç Öyle mi? Peki hangi okulda okumayı planlıyordunuz bunun için?

E.K  Okulda okumak o zamanlar yoktu, şimdi var.  O zamanlar bir stüdyoya gidip çalışmak icap ediyordu. Tabi daha her şey çok yeniydi. Şimdi bugünkü Türkiye gibi düşünmemek lazım. Bizler imkanları çok dar olan insanlardık o günün Türkiye’sinde, o günün dünyasında diyelim. Benim düşündüğüm, Almanya’da UFA film stüdyoları vardı. Orada bir iki tanıdığımız falan da vardı oraya gidip o stüdyolarda çalışarak öğrenecektim.

M.Ç İşin mutfağında yani..

E.K Evet başka yolu yoktu zaten. Şimdi birçok üniversitede, benim kızım mesela Syracuse Üniversitesi’nin Film ve TV Prodüktörlüğü Bölümü’nden mezun ama o zamanlar biz böyle bir şey bilmiyorduk.

M.Ç. Hangi olaylar sizde bu konuda bir istek oluşturdu? Yani çocukluğunuzda örneğin…

E.K Part-time çalışmıştım. O zamanlar Münir Hayri Egeli diye çok meşhur bir zat vardı bu işleri Türkiye’de ilk yapanlardan. Ben onun yanında part time çalışmıştım talebeliğim sırasında. Sonra biliyorsunuz mekteplerde piyesler yapılır falan, işte oralardan gelen şeylerle benim hoşuma giden bir meslekti.

M.Ç. Aile içinde böyle kişiler var mıydı?

E.K  Vardı ama onlar da pek etken olamadılar. Başka bir isim bana dedi ki “doğru dürüst bir tahsil yap bunlar meslek değil.” Peki ne yapayım, işte mühendis olmak falan gibi. Dedim “ben bir film prodüktörü olmak için falan niye okuyayım?”  -“E bir mesleğin olsun sonra istediğini yaparsın” diye beni kandırdılar. Ama tabi bir kere mesleğimiz olunca o mesleği yapmaya devam ettik.

M.Ç. Bu bizi İstanbul Teknik Üniversitesi yıllarına getirdi. Yıl?

E.K  Yıl 1951, haziran ayında imtihana girdik ya da temmuzunda falan. İşte o senenin son baharında da mektebe başladık.

M.Ç. İlk intibanız ne oldu?

E.K  İlk intibam, şimdi şöyle bir şey lise senelerinde tabi biz o Fransız düşüncesinin, rasyonel Fransız düşüncesinin tesiri altında kalarak hocalarımızdan birşeyler öğrendik. Dolayısıyla yani matematiğe yönelmiş bir tahsil benim hoşuma gitti ve memnundum hayatımdan doğrusunu isterseniz. Bilhassa beni, matematikle ilgili olması mesleğimizin, düşüncemize matematik düşüncenin tesir edeceğini tabi o zaman hissetmeye başladım. Bunu bize ilk söyleyen kişi de sonradan Ratip Berker hocamız olmuştur. Bir arkadaşımız, tabi Ratip Berker hoca çok şahane bir hocaydı ama tabi ders zor olduğu için sene kaybedenler de çok oluyordu, millet de birazcık şikayetçiydi. Bir arkadaşımız bir gün Ratip Hocaya, “Hocam bütün bunları öğreniyoruz ama bunlar bizim hayatta ne işimize yarayacak” dediği zaman,  o cümleyi hiç unutmuyorum ve çok doğru olduğuna inanıyorum. “Efendim bunları öğreneceksiniz” o gayet kibar konuşan bir insandı, “Efendim bunlarının hepsini öğreneceksiniz sonra hepsini unutacaksınız.  Daha sonra Bakırköy Bez Fabrikası’nda işletme müdür muavini olduğunuz zaman bu sizin işinize yarayacak”  demişti. Bu çok güzel, genç çocuklara basit bir şekilde rasyonel düşünmenin nasıl önemli bir şey olduğunu anlatan formül gibi geldi bana ve hala aynen Ratip Bey’in dediği gibi matematik düşüncenin ve matematik düşünebilmenin çok önemli olduğunu, analitik düşünmenin çok önemli bir şey olduğuna hala inanırım. Aynı şekilde lise hayatımızda da  o zamanki felsefe hocamız da hakikaten Descartes’çiydi zaten. Onun da tabi bizim formasyonumuzda çok tesiri oldu, bizi rasyonel düşünceye yöneltti. Hala biliyorsunuz hem dünyada hem memleketimizde bu rasyonel düşünenlerle düşünmeyenler arasında tezatlar devam edip gidiyor.

M.Ç.  Siz 5 sene okudunuz.

E.K. 5 sene okudum ve o zamanlar yani lisenin devamı gibiydi. İsmimiz üniversiteydi ama biz mektebe gelip gidiyorduk. Yoklamalar yapılıyordu aynı lisede olduğu gibi. Yoklamasıyla, şeyiyle mektep gibiydi ve kendimize yüksek mühendis diye bir titr, bir paye koyup mezun oluyorduk ama zannediyorum sonunda görüldü ki dünyadaki mobil üniversitelerle tatbik edilen trendin dışında bir şeydi bu. Tam bizim okuduğumuz senelerde bunun düzeltilmesine teşebbüs ettiler ama biz bir kere 5 sene okumak üzere yapılmış bir müfredatın içinde olduğumuz için hemen değiştiremediler. Bize şey koydular, opsiyonlar koydular.  İşte 4.seneden sonra bir mezuniyet projesi yapma şeyi falan koydular dolayısıyla bir nevi önce “bachelor degree” alıp sonradan master yapmış gibi bir şekle soktular bizi o zamanlar. Biz o senelerin ilklerinden birileriyiz. İlki bunların 1955 mezunlarıdır biz de 1956 mezunları, ilk defa  bu yapıldı. O yapıldığında opsiyon dersleri konuldu. İşte herkes başka bir opsiyondan şey yapıyor, kimisi tekstil opsiyonunu kullanıyor. Isı opsiyonunda olanları, Allah rahmet eylesin Fikret Narter yönetiyordu. Fikret Narter Bey tesisatın önemini görüyordu daha o zamanda ve gene rahmetli Serbülent Bingöl Bey vardı o zamanlar.

M.Ç Bakanlık yapmıştı değil mi?

E.K. Sonradan bakanlık da yaptı, çok değerli bir insandı. Tabi Fikret Bey, Serbülent Bey’i bulup Teknik Üniversite’ye bize hoca getirdiği zamanlarda Serbülent Bey Bayındırlık Bakanlığı’nda Tesisat Bürosu’nun başkanıydı. Ve onu ilk kuruyorlar gibi bir şeydi, daha bu işler henüz gelişmemişti, öğrenilmemişti, bilinmiyordu. Bize tesisat dersleri koydular. Rahmetli Nejat Aybers bize klima konularını anlatıyordu. Bunları opsiyon dersler olarak biz görüyorduk, bölüm dersleri olarak. Klima öğretiyordu ve güzel öğretiyordu hakikaten çok şey, işin ruhunu anlatarak. Serbülent Bey sıhhi tesisat anlatıyordu, o güne kadar duyulmamış bir şeydi. Ne demek sıhhi tesisat… Böyle bir mefhum olduğunu öğrendik orada. Ve hakikaten biz mezun olduktan sonra bu işler gelişmeye başladı ve bizler de bu işleri yapan insanlar olduk yavaş yavaş. Ve kendilerinden çok fayda gördük yani o zaman gerek Serbülent Bey’in derslerinden gerek Nejat Beyin, Fikret Narter Beyin derslerinden ben şahsen çok istifade ettim, formasyonuma çok tesir etti.

M.Ç Derslerde uygulama imkanı bulabiliyor muydunuz?

E.K.  Uygulama imkanı pek yoktu o zaman. Bizler de yani talebe zihniyetiyle tatilimizde de bir yerlerde körü körüne çalışmak istemiyorduk.  Daha çok herkes Karayollarında falan, çünkü Karayollarında stajyer olarak bile çalışsanız yevmiye veriyorlardı.  Herkes kendisine stajda para kazandırabilecek bir yerde staj yapmak istiyordu onun için pek fazla şey olmadı doğrusu. Ben İstinye Tersanesi’nde stajyaptığım zaman, orada da Suavi Bey vardı, o zamanki müdür. O da bu buhar ve teknoloji konularıyla çok uğraşan bir kişiydi bize de ısı ekonomisi mefhumunu ilk öğretendi.  Sonradan Sulzer Firması’nın mümessilliğiyle falan ilgili işler yapıyordu zannediyorum. Hakikaten ısı ekonomisi diye bir şey olduğunu o zamana kadar bilmiyorduk. Şöyle söyleyeyim ısı ekonomisi mesela Bomonti Bira Fabrikası’nın lojmanlarında kalorifer vardı. Buhar geliyordu, radyatörlerin içinde geçiyordu öteki taraftan çıkıp havaya atılıyordu. Yani o zaman böyleydi.

 

M.Ç Üniversitede okurken Gümüşsuyu’nda, sosyal hayatınız nasıldı yani biraz da Galatasaray Lisesi mezunu olduğunuz için bunu soruyorum? O dönemdeki İstanbul nasıldı?

 

E.K. Ben tabi bu şehrin çocuğu olduğum için, o dönemki İstanbul, tabi o kelime beni çok cezbediyor, çok güzel bir İstanbul’du. Daha fakirdik, daha yoksulduk birçok şeyimiz yoktu, eksikti. Herkesin bir pantolonu iki gömleği vardı başka bir şeyi yoktu ama çok mesut yaşıyorduk. Birbirimize karşı çok saygılı yaşıyorduk. Şöyle bir cümle hep aklımda kalmıştır,işte yeni bitirdik mektebimizi, bazı arkadaşlarımız da yurt dışında. Ya yeniden tahsillerine devam etmekte. Yine böyle yurt dışına giden bir arkadaşımız bir gün, Türkiye’ye gelmiş telefonlaşıyoruz.  “Biz Beyoğlu’na gidiyoruz” dedik “sen de gelir misin?”. –“Ah gelemem bugün tıraş olmadım” dedi. Yani bu söylenmiş bir cümle, ben uydurmuyorum. Şimdi bir de bugünkü Beyoğlu’nu gözünüzün önüne getirin belki de şöyle demek lazım “Bugün tıraş oldum gidemeyeceğim”.  Öyle bir şey. Hakikaten değişik bir İstanbul’du. Ben kendim zaten burada büyüdüğüm için bana tabi hayat daha kolay geliyordu. Çünkü arkadaşlarım, eşim dostum falan hepsi etrafımdaydı. Tabi taşradan gelen kardeşlerimiz biraz daha zorlandılar gerek adapte olmakta, gerek de ekonomik olarak hayata ayak uydurmakta. Yurtta kalmak veya dışarıda ucuz bir ev bulup orada kalmak, yemek vaziyetini ayarlamak, şunu bunu yapmak bütün talebelerin güçlükleri bunlar.

 

M.Ç Ben biraz şeyi merak ediyorum. Gümüşsuyu yokuşunu tırmanırken hep merak ederim, bunun bundan 50 sene önceki hali neydi, nasıldı?

E.K. Gene tırmanıyorduk.

M.Ç Tabiki ama o tırmanma sırasında sizi cezbedecek tarihi mekanlar şimdi tahmin ederim yok. Bu mekanlardan bize söz edebilir misiniz yani bizim dönemimize kalan bir şurada Rus Lokantası var.

E.K O zamanlar hakiki Rus’tu, değişti tabi.

M.Ç Biraz ileride belki Fischer var geçenlerde o da kapandı.

E.K. Fischer o zaman, bizim olduğumuz sene Beyoğlu’ndaydı. Fischer sonra taşındı oraya.

M.Ç Park Otel vardı yanılmıyorsam?

E.K  Biz zaten Park Otel’in hemen yanında otururduk. Hariciye Konağı sokağında, Park Otel’in  Taksim tarafındaki yokuş olan yerde otururduk. Park Otel eskiden bilmiyorum hangi paşanınsa, hariciye nazırlığı da yapmış birisini konağı mıydı, lojmanı mıydı ben de bilmiyorum ama hariciye konağı ismi oradan geliyor. Eskiden orada hariciye konağı diye bir şey varmış onun için orası hariciye konağı sokak. Evet yokuşu çıkarken tabi biraz, o zamanlar şöyle bir şey İstanbul’un en lüks semtiydi Ayazpaşa.  Ayazpaşa’da oturmak bir prestij meselesiydi. Bugünkü gibi oralarda bürolar yoktu tabi.  Hakikaten o apartmanlarda oturan insanlara yani o Gümüşsuyu’na inen cadde üzerindeki, o lüks evlere tabi ki bir özlem duyulurdu. Ama biz yani daha sonradan bu ayrımlar çıktı. Yani formasyon öyleydi, biz kimseye zengin diye haset etmezdik.

 

M.Ç Ben daha çok yeme içme müesseseleri açısından sormuştum.

E.K. Yeme içme burada yoktu o zamanlar, Beyoğlu’nda vardı. Beyoğlu’ndakileri söyleyebilirim. Beyoğlu’nda güzel lokantalar vardı yani art culinaire  yapan, mutfak  sanatını hakikaten yapan.  Bunlardan Abdullah Efendi Lokantası’ydı meşhur. Abdullah Efendi Lokantası belki de ama o tesisat işiyle uğraşmayan bir sınıf arkadaşımız Abdullah Efendi Lokantaları sahibinin damadı olmuştu sonradan. Atilla Doğan sınıf arkadaşımızın adı, şimdi ünlü bir müteahhittir. Beynelmilel müteahhittir, belki onunla da konuşmanız enteresan olabilir. Hatta bizlerden daha enteresan şeyler size söyleyebilir çünkü çok geniş, dünya çapında taahhüt işleri olan bir kardeşimizdi.

Neyse Abdullah Efendi Lokantası, gene o zamanın meşhur Yordan Lokantası.

M. Ç. Yordan neredeydi?

E.K. Yordan tam şimdi ismini söyleyemeyeceğim ama o zamanlar Parmakkapı diye bir yer vardı, şimdi yok. Zannediyorum Parmakkapı, Abdullah Efendi Lokantası Ağa Camii tarafındaydı, bu karşı sırada Parmakkapı’nın oralarda bir yerlerdeydi.  Tam yerini insan hatırlayamıyor. Tam pasajın köşesinde, adını unuttum şimdi eskiden bir İtalyan Lokantasıydı, bizim Galatasaray’daki Fransız Hocalarımız umumiyetle orada yerlerdi öğle yemeklerini. Biz tabi oraya uzaktan bakabilirdik ancak o zamanlar.

Meşhur şu Rus, Tünele giderkenki neydi adı.. ???  Fisher şinitzel yapmasıyla meşhurdu.Beyoğlu şeyleri onlardı yani bizim lise talebesi olduğumuz senelerin meşhurları.

 

M. Ç. Siz sinemaya ilgi duyan birisi olarak birazcık da sinemalar??

E.K. Sinemaya gitmek o zamanlar bir prestijdi. Hanımlar mutlak berbere falan giderlerdi suarelere gitmek için. Beyoğlu’ndaki hatta Nişantaşı’nda da Konak Sineması vardı, büyük meşhur sinemalar yani 1.vizyon film oynatan sinemaların prömiyerleri yapılırdı. Çok şık giyinerek herkes gider, önceden o koltuklarını almış olurlardı, abone olarak almış olurlardı bazıları. Yani önemli bir hadiseydi, şimdiki gibi değildi. O değişik tabi cemiyet hayatının şeyleri, televizyonun olmadığı hatta birçok kişinin evinde radyonun bile olmadığı zamanlardan bahsediyoruz. O kadar çabuk değişti ki dünyada bazı şeyler. Televizyon bilhassa tabi insanların yaşama tarzına da tesir etti.  Beyoğlu’ndaki meşhur sinemalar, şimdi yıkılmaya çalışılan Eski Melek denen Sinema onlar bir bloktur. Osmanlıların son şeyinde, yani 19.asrın sonlarında zannediyorum yapılmıştır. Cercle d’Orient meşhur, o zamanki, şimdi hala var ama tabi o Cercle d’Orient bu Cercle d’Orient değil.  Orada meşhur bir Cercle d’Orient diye Kulüp vardı. Tabi oraya üye olmak büyük bir prestijdi o zamanlar. Çok büyük bir bloktur o. O bloğun içinde, Eski Melek, İpek ve Sümer Sinemaları vardı.  O bloğu gözünüzün önüne getirin arka sokağa kadar gidiyor. Onun bir katını düşünün,  ve o kat işte Cercle d’Orient’ın bir salonuydu işte orada balolar verilirdi. Sonra Yeni Melek Sineması yapıldı, işte şehrin büyük sinemaları onlar. Ve şimdiki Kadri Han olan yerin köşesinde Yıldız Sineması vardı. Yıldız Sineması’nın benim hatırladığım önemli şeylerinden biri, tabi şimdi şeyler de değişti o zamanlar sinemada kadın vücudunun teşhiri mevzu bahis değildi. Tabi daha muhafazakardı, bütün dünya daha muhafazakar yalnız biz değil. Acı Pirinç diye bir film oynamıştı. Şimdi bugün onu ilkokullarda bile oynatabilirsiniz. Ama  o zamanlar açık bir film gibi geliyordu herkese. “Acı Pirinç” filmi zannediyorum 1 seneden fazla Yıldız Sineması’nda devamlı olarak oynamış.

M.Ç Türk filmi miydi?

E.K. Hayır İtalyan filmi, meşhur Silvano Mangano.  Sinema tarihinde eski olan bir aktris. Yıldız Sinemasında ya bir sene ya birbuçuk sene falan oynadı devamlı. Benim hatırladığım sinemalar bunlar.

 

M.Ç. Üniversiteyi bitirmek üzeresiniz, herhalde bir son çalışma yapacaksınız değil mi?

E.K.  Diploma projesi. Benim diploma projem büyük bir binanın kalorifer tesisatıydı.

M.Ç. Var olan bir bina mıydı?

E.K. Bilmiyorum bana planlarını verdiler. Fikret Bey’in bürosunda bana planları verdiler, herhalde kendileri çizmedi onu bir mimar çizmiştir. Ben o kısmını bilmiyorum. Biraz da tabi talebe gözüyle baktığımız için, bugünkü gözümüzle baksaydı farklıydı tabi. Ben zaten o konularda aşina olduğum için benim için zorluk değildi. Diploma projesi hatıram yoktu doğrusunu isterseniz, basit geldi bana.  Şey vardı yalnız, Prof. Duscio, o bir kabustu bütün makina fakültesi talebeleri için. Buhar makinası projesi yaptırırdı. Bire bir ölçekle çizilmesini isterdi. Bazılarına gemi makinası falan geliyordu, çünkü herkese başka bir buhar makinası projesi yaptırıyordu. O projeleri yapmak için etütteki tüm masalar yan yana konur, yurtta kalmadığımız halde biz de oralara gelirdik. Arkadaşlarla sabahlara kadar o şey çizilirdi, rulolar halinde yerlere açılırdı falan. Ama sonradan anladık ki doğruydu çünkü öyle çizerken birçok şeyleri öğrenirdin. Mesela aynı makinanın bir yatağı olduğunu, yatağın nasıl bir şey olduğunu farkında olmadan bize öğretirdi. Gaye oydu zaten, yoksa Prof. Duscio milleti sınıfta bırakan cinsten bir hoca değildi zaten. Ama onu yaptırıyordu, bir miktar herkese o konuya dikkati çeksin, biraz bir şeyler öğrensin sağdan soldan araştırsın. Bence bizim zamanımızdaki üniversitenin eksiği oydu, araştırma, okuma. Mesela ben şahsen, kütüphaneye gidiyordum ama kütüphane sessiz sakin bir yer olduğu için mahal olarak, mekan olarak kullanıyorduk, yoksa kitap alıp okumuyorduk. Kitap okumayı öğrenmeden ben bitirdim üniversiteyi doğrusunu isterseniz. Biraz da yurtdışına gitme sebeplerimden biri odur.

M.Ç. O açığın kapatılması..

E.K. Onu fark ettim sonradan. Yalnız önüme konanları öğreniyordum. Biraz şanslıydım işte ecnebi tedrisat yapan bir mektepte okumuştum. Önümüze belki çok şey konmuştu ama, önümüze konanların dışında bir şeyleri araştırıp okumak öğrenmek adetini edinmemiştik.

M.Ç. Ama ülkenin de ihtiyaçları vardı değil mi, yani basit temel ihtiyaçları vardı?

E.K. Belki de ama bizim basit kendi ihtiyaçlarımız. Ama o ihtiyacın farkında değildim ben, çok mükemmel bir şekilde yaptığımı zannediyordum. Hocaların anlattığını çok güzel bir şekilde not tutuyordum. Güzel not tutuyordum, hatta o kadar ki bazı not defterlerim çalınıyordu. Demek ki iyiymiş. O notları aynen öğrenip, işte birazcık da kopya falan filan, yanındaki arkadaşların da yardımıyla sınıfımızı geçiyorduk. Sınıfı geçmek bize kafi geliyordu yani. Halbuki üniversite mefhumunun bambaşka bir şey olduğunu ben mezun olduktan sonra öğrendim.  Biraz da onun tesiriyle yurt dışına gitmek istedim. Ve dışarıda yeniden master yaparak bu açığı kapatmaya çalıştım bir miktar. Kütüphaneye gitmeyi, kitap okumayı, araştırmayı ancak mektebi bitirdikten sonra öğrendim.

 

M.Ç. Mektebi bitirdikten sonra dediniz, master yaptığınızı söylediniz.

E.K Ama ben management, MBA yaptım.

M.Ç. 1956 tarihinde Engin Kenber yüksek mühendis olarak mezun oldu, sonra bir anda ben ne yapacağım hissine kapıldınız mı?

E.K. Hayır kapılmadım. Hemen korkunç bir hakikate kafamı vurmak mecburiyetinde kaldım. Üniversitenin son iki senesinde burs almıştım. İETT’den almıştım bursu. Çok güzel bir burstu, çok medeni yapılmış bir burstu. Çünkü bizim aldığımız senelerde İETT’yi de hakikaten çok medeni bir insan yönetiyordu. Gene Teknik Üniversite profesörlerinden Kamuran Görgün. Çok medeni bir insandı.  Ben bursu talep ettim, ısıyla ilgileniyordum. Isı opsiyonundandım. İETT’nin koskoca bir Silahtarağa Santralı vardı o zamanlar.

M.Ç. Silahtarağa Santrali İETT’nin miydi?

E.K. Tabi, İstanbul’un elektriği İETT’nindi. İstanbul Elektrik Tramvay Tünel.  O bir Fransız şirketiydi, parantez içinde söyleyeyim ben ilk okuldayken Şişli’de okuyorduk, Şişli 43. İlkokulunda. Bugünkü Şişli camiinin tam karşısındaydı. Ama o zamanlar Şişli Camii yoktu orada atlı polislerin ahırı vardı. Eski bir köşktü bizim şeyimiz. Ve biz de tramvayla gidiyorduk biz Pangaaltı’nda oturduğumuz için 1km kadar bir yoldu. Bir gün tramvaylar bedava oldu. Niye diye sorduk, Fransız şirketinden  Elektrik Tramvay Tünel  ve hava gazı işletmeleri Türk hükümetine geçti, Fransız şirketi bıraktı bu işi dediler. O da bir hatıra işte ya 1938 yada 1939 seneleri falandı  zannediyorum tam olarak tarihini hatırlayamıyorum.

Yani İETT, İstanbul’un elektriğini Silahtarağa Santrali’nden verirdi. Ben de orada çalışacağım diye çok memnundum. Haziranda mezun oldum. Gittim umum müdür muavini olan beyefendiye.  Dedim ki “Efendim ben mezun oldum”.  Sormuştum arkadaşlarıma orada çalışan yani İETT’de çalışan, bizden 1-2 sene önce mezun olmuş arkadaşlar çok da güzel bir maaş alıyorlardı. İstanbul’da oturmaya devam edeceğim, hiçbir şeyim değişmeyecek. Mektebi de bitirdim, Silahtarağa’da çalışacağım ve güzel de bir maaş alacağım zannediyordum. Umum müdür muavini dedi ki bana, “sen öyle almayacaksın”. “Sen” dedi “300 lira mı ne alacaksın”, zaten 250 lira burs alıyordum. “Niçin efendim” dedim.  Dedi ki “sen mecburi hizmetlisin. Mecburi hizmetin olduğuna göre biz ne verirsek o”.  Onun üzerine ben de çalışmamaya karar verdim. Bir aile dostumuz bir avukata gittim. Allah rahmet eylesin çok muhterem bir adamdı. “Bu borç, ödenecek” dedi. “Ama sen şimdi yeni mezun oldun ödeyemezsin, kaç senede ödersin ben o davayı o kadar uzatırım problem değil” dedi. “Peki 2-3 senede herhalde kazanırız o parayı” dedim. “Tamam ben sana 2 sene garanti ediyorum, sen merak etme” dedi. Dolayısıyla biz hiç İETT’ye girmedik. Protesto ettik yani o haksızlığı ve Ankara’da bir işte çalışmaya başladım ama yani bir işe girmiş olmak için. O sırada Fikret Bey ve Sadık Bey (Olgaç)  zaten arkadaşımız, Celal’in sınıfından yani 1955 mezunu, beni Karakaş diye bir adama tavsiye etmişler. Tokar Ankara bürosunda Yılmaz Aksu hala Tokar’ın Yönetim Kurulu üyesidir. O bana telefon etti. Dedi ki “seni bir yere göndereceğiz, sakın ukalalık etme. İşte şu kadar maaş isterim falan. Seni bir adama göndereceğiz İstanbul’da, adam seni eğer beğenir alırsa hiçbir şey sorma sesini çıkarma gir çalış, bir daha bu fırsatı kazanamazsın” dedi. Peki dedik biz de geldik. Adam da bizi aldı. Meğer ki işte Garih artık çıkmış biz de giriyormuşuz falan.

 

M.Ç. Ama Üzeyir Beyin orada olması, siz Üzeyir Bey’le benzer dönemlerdensiniz herhalde?

E.K. Yok Üzeyir 1951 mezunu, çalışıyor işte. Tecrübe edinmiş ve kendisi artık firma kuruyor işte, onlar İshak Alaton ile 5 ortak falandılar zannediyorum başlangıçta, tabi tam olarak bilemiyorum. Ama ben İshak Alaton’u ve Üzeyir Garih’i tabi çok yakından tanıyorum. Allah rahmet eylesin Üzeyir vefat etti, İshak’la sık görüşmüyoruz ama gene de dostum olarak düşünüyorum kendisini.

 

M.Ç. Ankara dediniz ama orayı çok hızlı geçtiniz. İstanbul’dan Ankara’ya gittiniz.

E.K. İstanbul’da iş bulmak çok zordu onun için.

M.Ç. Ankara’da ne hissettiniz. Yani meşhur Yahya Kemal’in bir lafı vardır, Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a dönüşüdür der.

E.K. Ankara’da şöyle oldu, zaten kısa bir müddet kaldık. Bir iş bulmak için gittik. İşveren devletti zaten o zaman özel sektörde, biz sonradan bulduk Karakaş’ın yanında ama yani, onlar istisnai şeyler. Normal olarak yeni mezun olan adam, gidip Türkiye Petrolleri, Karayolları, Devlet Su İşleri, Bayındırlık Bakanlığı falan gibi bir yerde devlet kapısına girecek. Elektrik İşleri Etüt İdaresi’ne girebilirse çok iyi mesela oradan geçmiş olanlar Süleyman Demirel, Turgut Özal gibi kişiler çünkü orada biraz da size planlama ve iktisadi mefhumlar şey yapılıyor ama oralara girmek çok zordu. Ben onların zaten hiç birini beceremedim. Toprak Mahsulleri Ofisi’nde yani.. Ama bize bir istikbal vermedi. Madem mezun olduk, öbür tarafa da giremedik, bir yerden bir maaş alalım. Toprak Mahsulleri Ofisi iyi maaş veriyordu. Yani iyi dediğim o günkü şeye göre. Girdik çalışıyorduk işte ama 3-5 ay sonra çıktım.

 

M.Ç. İETT ve Ankara’dan bahsettik, sonra ne oldu? Tokar..

E.K. Tokar’a girdik, orada çalışmaya başladık. Tokar hakikatken bana bahsedildiği gibi Todori Karakaş istisnai bir adamdı. Hem akıllı, hem çok bilgili hem de insani tarafı kuvvetli bir insandı. İlk bakışta biraz aksi gibi gözüküyordu. Çalışanlar kendisinden biraz korkar, çekinirlerdi ama o aslında çok iyi bir insandı. Ben şahsen, hemen hemen formasyonuma çok tesir eden insanlardan biri olmuştur. Düzgün düşünmeyi, vaktini israf etmeden kullanmayı, dürüst olmayı, iş hayatında dürüst olmanın esas olduğunu, mantıklı hareket etmeyi, bilgiye değer vermeyi hep Karakaş’tan öğrendik. Onun yanında çalışırken yalnız mühendislik şeyleri değil, o günkü Türkiye’ye göre çok geniş bir öğrenme imkanı da vardı başka, ama yani mühendislik bilgisi yanında genç bir insan olarak, formasyon olarak bize çok tesiri olmuş bir adamdır. İsmi Todori Karakaş olduğu için Türkiye’de bazen ekalliyetlere karşı böyle tuhaf davranılabiliyor. Karakaş aslında çok esaslı bir Osmanlı Beyefendisiydi. Memlekete bağlı bir insandı. Kendisine bir Amerikan firması İsviçre’de oturacak “wise president”lik  payesi verdi. O şart olarak “Ben memleketimi terk etmem, vaktimin üçte birini Türkiye’de, vaktimin üçte ikisini İsviçre’de geçirmek şartıyla kabul ederim” dedi. Birçok, hatta devlet içinde büyük payelere yükselmiş kişilerin yaptığı gibi buradaki şeyleri satıp satıp öbür tarafa transfer olmadı. Bu memleketin insanıydı, bu memlekete faydalı olan insanlardan biriydi. Kendisini rahmetle anıyorum, saygıyla anıyorum gerçekten. Ve benim gibi birçok genç mühendisin, şimdi dünyanın çeşitli yerlerine yayılmış birçok mühendisin iyi bir formasyon almasına sebep olmuş çok iyi bir hoca, çok iyi bir insandı.

 

M.Ç. Sayın Kenber, bu söyleşiyi gerçekleştirebildiğimiz için size çok teşekkür ederim.