AYŞEN HAMAMCIOĞLU
 
Anuş Tekin Röportajı

Röportaj: ANUŞ TEKİN TOKGÖZ

Kısaltmalar: A.T: Anuş Tekin Tokgöz , M.Ç.:Murat Çakan, Z.A: Zeki Aksu

 

M.Ç: Bize biraz kendinizden söz eder misiniz? Ailenizden, nerede doğduğunuzdan...

A.T: Ben bir asker babanın oğluyum. Babam büyük taaruzda alay kumandanı olup büyük taarruza iştirak etti. Orada istiklal madalyası aldı. Sonra Sarıkamış’a geldi. Ben 1927’de orada doğmuşum. Bilahare babam emekli oldu. Arnavutköy’de bir ev aldı. Biz Arnavutköy’e yerleştik. Ben yedi yaşında babamı kaybettim. Annemle oturmaya başladık. İlk mektebi orada Arnavutköy 25. Yıl mektebinde okudum. Ortaokulu ve liseyi Kabataş’ta okudum. O zamanlar Kabataş’ın hem ortaokulu hem lisesi vardı. Orta ve liseyi orada okudum. Sonra da Teknik Üniversite’ye girdim. Bu şeylerin esnasında, enteresandır, benim demin konuştuğum gibi pek çalışkan bir talebe değildim Kabataş’ta. Orada Haydar Niyazi Bey adında bir hocamız var, yazılı öncesi, bir problem yazdı, ben de kalktım o problemi çözdüm. Biraz Külhan Beyi bir adam. ”Gel lan buraya” dedi. “Senin numaran kaç?” ”1400”. İki tane tokat attı bana.”Hocam ne için dövüyorsunuz” dedim. “Ulan”dedi ,”Bunlar ne biçim notlar bunlar”, “ Sen ne biçim adamsın?”dedi. Fakat öyle bir matematik çalışmaya başladım ki, ondan sonra sınıfımda bir tek ben 10 aldım. Hocamın yüzünden de mühendis mektebine geçtim. Faruk Nafiz Bey de edebiyat hocamız Kabataş’ta. Arnavutköy’de oturuyor... İskele meydanında karşılaştık, elini öptüm, “hocam Tenik Üniversiye’ye girdim” dedim. “Hayırlı olsun Anuş Tekin Efendi” dedi. “Yarın edebiyatta oralarda ne yapacaksın acaba?” dedi. “Ne yaptığımı anlamadım ama sonra anladım ki büyük bir hata etmişim” Ondan sonra geldim, teknik üniversite de 4,5 sene okuduk çünkü Şubatta başladık. Dört ay staj yaptık. İlk stajımızı cer atölyesinde yaptık. İşte torna var, freze var, efendim kalıpçılık var, dökümcülük var. Bir ay, bir ay burada staj yaptık. Ondan sonra her bir yaz birer buçuk ay yine stajlarda bulunduk. Demek ki hesaplıyorum, biz mühendis çıkana kadar on ay fabrikalarda çalıştık. Hatta en son stajımı karayollarında yapıp, komiteye de kabul ettirdim. En son stajımı orada yaptım ve burada tabii, karayolları ile içimde bir sevgi doğdu. Bilahare teknik üniversite bir sene kadar asistanlık yaptım. Fakat karayolları sevgisi içimi fena halde kemirmiş vaziyetteydi.

M.Ç: Hangi kürsüde asistanlık yapmıştınız?

A.T: Melih Koçer’in takım tezgahları kürsüsünde. O zaman Melih Bey dekanımızdı. Sonra asistanlığı bıraktım ve tuttum Trabzon’a karayollarına, 10. Bölgeye merkez metalurji şefi olarak gittim. İki sene orada çalıştım, bir sene de bölge makina şefi oldum. Onda sonra yedek subaylığa gittim. Yedek subaylığıma askeri uçak şeyinde yaptıktan sonra, karayollarını o kadar sevmeme rağmen serbest çalışmayı düşünmüştüm. Onda sonra geldim, İstanbul’da Sunguroğlu firmasına girdim. Orada 6 sene çalıştım, başmühendis ve tesisat başmühendisi olarak. İşte bir takım projeler yaptık. O zamandan beri hep merkezi ısıtma sistemlerine merak salmış vaziyetteyim. Zaten Allah bunu bana nasip etti, Zonguldak’ta bilirsiniz muhtelif kömür bölgeleri vardı, takriben 10 bölgede merkezi sistem yaptım. Üç sene kadar Zonguldak’ta kaldım. Bunların kati kabullerini yaptırdım. Ondan sonra kafama artık ayrılmayı koymuştum ve şirketten ayrılıp, serbest çalışmaya başladım. Patronum Sabahattin Sunguroğlu’nu rahmet içinde anarım, bana büyük destekleri vardır. Serbest çalışmada ilk önce Ataköy’de 120 dairenin tesisat işlerini yaptım. Daha sonra bir 120 dairenin daha işlerini yaptım.

M.Ç: Ataköy 1. Kısım mı? Yani ilk kısım değil mi?

A.T: Hayır, hayır... 3. Veya 4. Kısımda yaptım onları. Ondan sonra bunlar böyle devam etti. Küçük bir takım işler filan derken, bir takım projeler hazırlıyorduk. Hatta hazırladığım bir projeden ötürü de Ağa Han ödülü aldım ve 2.500 dolar da mükâfat verdiler. Bu işler böyle devam ederken taahhütçülüğe de merak sardım. Bu arada bir avukat arkadaşım vasıtası ile beni Nejat Bey’e tavsiye ettiler ve başladım. Eczacıbaşı seramik fabrikası ile... İlk önce Kartal fabrikasını modernize ettim. Mesala orada kalıpları kurutmak için bir sistem vardı, yapmışlar bir takım ısıtma devreleri… Fakat biri ısınıyor biri ısınmıyor filan. Ben de Tichelmann devrelerini bir sahaya yaptım. Yani bütün ısıtıcı devrelerine eşit basınç gelecek şekilde. Aman yarabbim, o işçilerin sevincini bilemezsiniz. Çünkü adamlar kurutma yapamıyorlar. Yapamayınca prim alamıyorlar. Müthiş prim almaya başladılar. Biri geliyor öpüyor… Biri  ”Ağabey bizi kurtardın” diyor. Biz orada birden bire çok şey yaptık. Müdür filan çok sevdi. Bilahare, Eczacıbaşı, Bozüyük’te seramik fabrikası kurmaya karar verdi. Genel müdür o zamanlar Ahmet Yamaner, bana dedi ki, “Sen bu işi yapar mısın?”, “Yaparım” dedim. Daha evvel de Nejat Bey’in Tarabya’daki evin tesisatını yapmıştım. Oradan da tanıyor. Fakat dedim ki Nejat Bey’e “Ben teminat mektubu filan vermek istemiyorum”. Nejat Bey hemen talimat verdi “Anuş Tekin Bey’den teminat mektubu alınmayacaktır” dedi.  Ben ondan sonra projesi dışarıda yapılan işleri bitirdim. Sonra yüzde yüz tevsi edildi o fabrika, onu da ben yaptım. Fakat bir ara işler tersine döndü. Orta Anadolu’da büyük bir seramik fabrikası kurulacak, çünkü bu duş teknesi gibi büyük şeyler pejleşiyor bunu ateş tuğlasında yapmak gerekiyor. Öyle bir tesis kurulacaktı filan derken işler tersine döndü. Hiç unutmam Bozüyük’teki koca fabrikaya gittim. Kapanmış, içinde bir tane soba yanıyor. O kadar ağırıma gitti ki, gözümden yaşlar geldi. Sonra, bu vaziyetteyken, genel müdür Toprak’a geçti. Halis Toprak da yanda bir arazi almış, orada izolatör yapacak. Yüksek voltlu fakat birden bire bu, orada sıhhi tesisat armatürlerine düştü…  O kadar şey bir adam ki, onun bir sözü var, Halis Toprak’ın…”Ben kafamda tıraşı öğrenen berbere gitmem”. Bütün oradaki elemanları çekti, Ahmet Kemal de oraya geçti. Ahmet dedi ki” Sen biliyorsun bu projedeki şeyi, gel bunun projelerini hazırla.”6 ay projelerini hazırladık. Sonra laf olsun diye 2-3 tane daha müteahhit buldular ama maksat bana yaptırmak. Şimdi Halis Bey böyle yüksek bir yerde oturuyor, elinde de tesbih, işin de bir kısmı bonoyla yapılacak. Ben de hayatımda bonoyla iş yapmamışım, korkuyorum. O zaman yüzde elli para veriyor. O zaman miktarı unuttum 450 milyon para veriyor. Dedi ki”Anuş Tekin kardeşim, senden teminat mektubu mu alıyoruz? Bak 450 milyon sana para ödüyorum, gayri sevildiğini bil kardeş, bu işi sen yapmalısın” diyerek beni pohpohladı. Biz o işi de bitirdik. Ondan sonra yüzde yüz tevsi de yaptım. Bilahare, tevsiden sonra, kağıt fabrikası vardı onu modernize ettim kısmen. Ondan sonra yorulduğumu hissettim artık. Bir takım göz ameliyatları filan, anladım ki bu işler tehlikeli. Tabii bir sürü işler yaptım, seramik fabrikaları, Tuzla’da onu başka firmaya kurdum. Bu işler tehlikeli, yaşım ilerledi, oğlum mühendislik fakültesine girmedi, işletmeci oldu. Olmuyor diyerek şahsi firmamı anonim şirkete çevirdim. Onun yönetim kurulu başkanı oldum. Başladım, bu eşanjörleri… Merkezi sistemde plakalı eşanjörler çok olduğu için, onun mümessilliğini aldım. Türkiye’de ilk defa kapalı genleşme depolarını 87 senesinde fuara gittiğimde onları gördüm. Onun mümessilliğini aldım ve Türkiye’ye kapalı genişleme depolarını getiren adam benim.  Onları Ankara’da, Bursa’da konferanslar verip öğrettim. Şimdi Türkiye’de hep kapalı genleşme depoları kullanılıyor. Bunun babasını kendim gibi görüyorum. Onunla iftihar ediyordum. Bunda sonraki hayatımda.... Oğlum plastikler üzerinde çalışmaya başladı. Plastik kaynak makinaları filan getiriyor. Ben de bu Kabataş mezunu olduğum için,  demin bahsettim, orayı merkezi sisteme bağladım, aynı eşanjörleri filan orada kullandım.  Bütün mesaimi Kabataş’a vermeye başladım. Zaten 20 sene Kabataş’ın yönetim kurulunda oldum, 10 sene de ayrıca genel sekreterlik yaptım. Yavaş yavaş kendi işimden koptum orada bu işlerle uğraşmaya başladım. Yani meslek hayatım böylelikle devam etti. Halihazırda, yine Kabataş’la haşır neşir oluyorum. Bırakmama rağmen onlar benim yakamı bırakmıyorlar. Arz edeceğim bundan ibaret.

M.Ç: Peki biz yine meslek hayatınıza odaklanalım, o zamanki mekanik tesisat uygulamalarını bize biraz anlatır mısınız? Yani nereden nereye geldikle bunu belki bağdaştırabiliriz. Mesela, ilk çalışmaya başladığınız Sunguroğlu Şirketinde ne gibi taahhüt işleri yapıyordunuz?

A.T: Efendim şöyle, Sunguroğlu mesela ben ilk girdiğim vakit, ilk yaptığım iş, iki tane Bepco Wilcox yüksek tazyikli kazan İngiltere’den ithal edildi. Bunları hep ingilizler kuruyordu. Bana dedi ki “Sen bu işi yapar mısın?”  “Yaparım” dedim. “Yalnız bana iyi bir usta bulun”. Yaşar usta diye bir usta buldular. Ben orada o iki kazanı kurdum. Bütün o çalışmaları yaptım. Ondan sonra çok hoşuna gitti adamın, maaşım yüzde yüz arttı. Bu Türkiye’de ilk defa yapılmış bir şey.

Z.A: Pardon Anuş Bey bir şey soracağım. Ne demek kazan kurmak?

A.T: Su borulu kazanlar bunlar..

Z.A: Sıfırdan mı yapıyorsunuz?

A.T: Parçalar geliyor, borular kollektörler filan gelmiş vaziyette, biliyorsunuz su borulu kazanların altta boruların bağlandığı şeyler var, onlar her tarafa makine tuğla da tespit ediliyor filan. O şeyler yukarı alınıyor.

Z.A: Peki niye yekpare gelmiyor?

A.T: Parça parça geliyor.

Z.A: Çok mu büyük?

A.T: Çok büyük muazzam bir şey. Şöyle diyeceğim, 7 atmosfer basınçta çalışıyordu, yani ana buhar çıkışı 400’lük boruydu. Yer altında kanallar içinde gidiyordu.

Z.A: Ne yakıyordu? Yakıtı neydi?

A.T: Fuel oil yakıyordu. Şimdi şöyle birşey de oldu. Orada Ziya Usta diye bir ustamız vardı. İlk tecrübeyi yapıyoruz. Bir gümbürtü koptu, bir sarsıntı başladı kazan dairesinde. Ben korktum “eyvah” dedim “kazan patlıyor”. Ben kaçıyorum o Ziya Usta içeriye giriyor. “Yahu ne yapıyorsun?” diyorum. Meğersem, çok büyük kondenstoplar vardı. Giriş çapları 2 ½” filan. O 400’lük borunun üzerindeki bir vanayı kapamış. Vanayı kapayınca kondens suyu bir gidiyor, bir geliyor. Biraz sonra boruyu parçalayacak. Onu biliyor usta, hemen açmasıyla, ferahlıyor tesisat. Böyle vakalar da başımızdan geçti. Bir enterasan vaka da, Karadeniz Bakır’da da çalıştım. İlk kurduğum firmamla oranın mekanik işlerini yapıyorduk. Orada bir kontrol mühendisi var, o da böyle pozdan yanına girilmiyor. Malzemeyi de hep Karadeniz Bakır veriyor. Bir gün ustabaşım geldi. “Ağabey galvaniz boru bitti” dedi. Gittik çocuğa, “Efendim malzeme bitti” dedim.”Nasıl biter?” dedi. ”Efendim yok, buyurun gelin gösterelim… Arazide duruyor,  varsa alıp kullanalım” dedim. Boru mütehassısı diye geçinen adam galvaniz boruyu görmemiş hayatında. Siyah boyuru gösterip “İşte bu” dedi. Ne dersin adama? Zaten ukala… ”Necdet” dedim “Amerikan mangallı boru yapıyor git onu tak” dedim. Gittikten sonra da...

Ama tabi çok iyi tesisat mühendisleri gelişti. Mesela bu mevzuda üstat bizim Zeki’miz var. Bir de Kevork Çilingiroğlu var. Benim sınıf arkadaşımdır. Biz üç kişiydik üniversitede 1443 Kevork, 1445 ben, 1449 Yahudi arkadaşım, Tokar’da çalışan, Salomon Algupre. O rahmetli oldu. Biz üçümüz hep birlikte giderdik. Ben telaşlı adamım lafı filan hep telaşlı konuşurum. “Lan sen karışma” der  “Senin raporunu da ben yazarım” der. Kevork’la dostluğumuz hala devam ediyor. Zeki’ciğim de biliyor, Kevork bugün belki Avrupa’nın belki Amerika’nın bu işte ileri derecede tesisat projecisi. Hali hazırda o kadar çalışkan bir çocuk ki, evi Pangaltı’da, bürosu burda, evi orada, evinden çıkar, akşam kuşhanesi vardır. Kuşhaneye gider, ikiye kadar gece, gece aşağıda çalışır.

Z.A: Kuşhane ne demek efendim?

A.T: Çok çalışkanlara kuş derdik biz.

A.T: Yemeğini yiyor, hemen aşağıya iniyor, çalışmaya başlıyor. Şimdi o da oğluna devretti işi ama o da hala çalışıyor. Yani iyi bir noktaya geldi tesisat mühendisliği bence.

M.Ç: O dönemlerde böyle, önemli tesisat büroları, aklınıza gelen neler vardı?

A.T: Mesala bizim en sevdiğimiz firma, Tokar’dı. Çok ciddi. Yani bir usta, bir mühendis Tokar’dan geldiğinde biz ona başka türlü bakardık. Bazı firmalar vardı, isimlerini burada zikretmek istemiyorum ama Tokar’ın seviyesine gelen firma ben pek görmedim. Bazıları çok tüccardı. Sonra da bizim Isısan mesela, Rüknettin, çok büyük hizmetlerde bulundu. Hiçbir arkadaşımız, onun yaptığı kitaplar, yayınlar gibi bu sektöre hizmet vermedi. Bu hayırla yadedilecek birşeydir. Ankaralı da birkaç müessese vardı. Kazan yapan firmalar vardı. Zeki Uğur Yüce vardı yine aklıma gelen. Bizim Teknik üniversiteden bir sene evveldir. O zaman tesisat mühendisliği, halen de öyledir, bir hastalık. Kanına girince çıkmıyor.

Z.A:  O günkü yokluklar, aranılan, bulunamayan, malzemeler veya kitaplar konusunda eski zamanı, bugünü bir parça mukayese imkânı var mı?

A.T: Tabi tabi, o zaman her şey çok zordu Zeki’ciğim. Hatta bir ara, bakın şöyle bir mevzu anlatacağım, bizim Kabataş’ta, geçen sene, 4 sene önce çektiğimiz, kanal içine çektiğimiz galvaniz borular çürüdü, yani bu toprağın içinde olur da çürür. Boru çürüme yaptı. Lime lime, delik deşik oldu. Meğersem, Kıbrıs’tan ucuz, gayet ince elektrolitik kaplamalı mıdır, kaplama değil midir, boya mıdır? Belli olmayan borular ithal edilmişti. Bir sürü insanın bunlar başına geldi. Tabii şu anda Borusan Mannessman, büyük kuruluşlardır. Fakat onlar kurulana kadar, çok ciddi malzeme sıkıntısı vardı. Biliyormusunuz E.C.A olmadan kullandığımız armatürlerin kötülüğünü düşünün. Fittinglerin kötülüğünün düşünün. Sonra tabii endüstri ilerledikçe bunlar yapıldı artık ithalata pek lüzum kalmadı. O zamanlar bunlar kısmen ithal ediliyordu.

M.Ç: Kitap açısından, kaynak açısından neler vardı? Mühendislik açısından yararlandığınız kaynaklar neydi?

A.T: Bizim itiraf edeyim Teknik Üniversitede Fahri Sönmez hocamız vardı. Onun bir kitabı vardı, o bizim Kuran-ı Kerim’imiz olmuştu. O kadar faydalı, basit yazılmış bir kitaptı ki, her şeyi ondan öğrendik. Mesela birşey daha anlatayım. Şimdi, pompalı tesisler hesabı 2000 birim alınır, 1000 birim alınır falan filan. Nasıldır işte falan filan o diyor nasıl 2000 hesaplanır, o diğer nasıl bilmem ne, bizim Mansur Şahin diye bir arkadaşımız var “yahu” dedi. “o pompanın basıncı, pompa o kadar veriyor” dedi. Biz yani 2000 birimin ne olduğunun farkında bile değiliz. Bir de tabii rektörümüz Hulki Bey. Hulki Bey bize bu tesisat eğitimini verdi. Ritchell ‘i tercüme ettiler. Ritchell’den de çok bilgi edindik. Ama esas bizim her mühendisin başvurduğu Fahri Sönmez’dir.

M.Ç: O dönem üniversitede bir branş seçimi var mıydı acaba? Yani son senenizde kol seçiyor muydunuz?

A.T: Yok. Yalnız tabii bizim makinenin içerisinde gemi inşaat mühendisliği vardı. Tekstil, yalnızca bir ders olarak okutulurdu. Tesisat da işte son sene biraz Hulki Bey tarafında verilirdi. Son seneye doğru Ritchell  Türkçe’ye tercüme edildi.

Z.A: Şadi Tamer’in kitabı, klima tesisatı kitabı?

A.T: Şadi benim sınıf arkadaşımdır. Ben Kabataş’ta o kadar çalışkan bir talebe değildim ama Teknik Üniversite’de altıncılıkla sınıfımı bitirdim. Burada açıldım, çok çalışmama rağmen müthiş sevdim ya.  O kadar sevdim ki, hali hazırda evde mesela dekanımız Ata bey bana sulu boya resim verdi, onu camlattım eve koydum. Herkese biz burada okuduk diyorum.

M.Ç: O resmin müellifinin ben olduğunu itiraf edebilir miyim? Şu resimlerden birisi miydi efendim? Onlardan yukarıda gördüğünüz, orjinallerini gördüğünüz... Muhtemelen sulu boya denildiyse odur.

A.T: evet, evet.

M.Ç: Peki şeyi soracaktım size. François Duscio’dan ders aldınız mı?

A.T: Duscio’dan aldık. Duscio komple veriyordu dersi. Yani makina fakültesini kuran bir adam. Çok değerli hocalarımız vardı. Mesela, matematiği, İstanbul Üniversitesi’nden gelen Ali Yar Bey verirdi. Ferruh Şemin Bey tasarı verirdi. Sonra Fransa’dan tasarı hocası geldi. İsmini hatırlayamıyorum. Son derece zayıf bir adam. Alman harbinde arkadaşı donarak öldüğü için adamda üşüme şeyi vardı. En sıcak günde bile pencere açık olsa kapattırırdı. Sonra Alman bir hoca geldi ama Fransız hocalardan biz matematik dersi aldık.

M.Ç: İTÜ de okuduğunuz dönemi hesaplamaya çalışıyorum. Tahminimce 1900...

A.T: 45-50 arası, 45’de girdik, 50’de Haziran ‘da mezun olduk.

M.Ç: Leyli meccani (yatılı) olarak mı okudunuz?

A.T: Vardı, ben İstanbullu olarak girmedim. Bir de Sümerbanklı arkadaşlarımız vardı. Sümerbank burs veriyordu, paltolarını veriyordu. Böyle arkadaşlarımız vardı. Ben o şeye girmedim.

M.Ç: Peki o dönemde vaktinizi nasıl değerlendirirdiniz?

A.T: Valla tabi efendim sosyal şeylere pek vakit kalmadı. Fakat şöyle bir şeyler aklımda var.. Mesela benim klasik müzik sevgim buradan gelir. Kimdi? Fransızca hocası vardı, onun kardeşi vardı. O bu şeyi kendi kardeşi müzikle uğraşan biri olduğu için, şimdi aklıma gelmiyor. Bütün böyle büyük şeyleri getirirdi. Mesela bir tane Alman piyanist geldi. Adam Nazi. Piyanoyu çalarken bile Nazi sertliğiyle çaldığını biliyorum. Burada konserler olurdu. Münir Nurettin gelirdi. Yani orada bir takım sosyal hareketler. Tabii zor seneler o zaman harpten çıkmışız, zor senelerdi ama hayatımız çok iyi geçerdi. Çok iyi arkadaşlığımız vardı. Bu arkadaşlık son derece enteresandı.  61 seneyi buluyor. Biz her sene, her ay bu Maçka’nın tesisinde toplanıyoruz. Tabii azaldık gittikçe. En son mümessilimiz vardı, Cahit Aral, eski bakan. O da rahmetli oldu geçenlerde.  Sanayi bakanıydı. Hatta meşhur çaycı bakan derlerdi kendine. O bizim sınıf arkadaşımızdı. O da rahmetli oldu. Yavaş yavaş tabii dökülmeler başladı. Şimdi Ankada’da bizim Şadi Tamer Parkinson hastalığı ile mücadele ediyor. Hepimiz bir türlü. Ben işte böyle. Artık yaşlar ilerledi.

M.Ç: Peki Sunguroğlu’nu sorduk, sizin kurduğunuz şirketle ilgili çok az bir şey anlattınız aslında ama böyle çok benimsediğiniz projelerinizden bir tanesi nedir? Yani çok severek yaptığınız. Şimdi baktığınızda size çok keyif veren…

A.T: Valla keyif veren.. Mesela ben Atatürk Üniversitesi projelerini hazırladım.

M.Ç: Hatay?

A.T: Atatürk Üniversitesi, Erzurum. Onu hazırladım. Ondan sonra sağlık bakanlığının projeleri aklımda. Bir sürü proje içinde çalıştım. En son şey aldığım proje, Unkapanı’ndaki proje için Ağa Han ödülünü aldım.

M.Ç: Unkapanındaki hangi proje?

A.T: Sosyal Sigortalar Kurumu’nun binası üzerine.

M.Ç: Sedat Hakkı’nın binası mı?

A.T: Ben Sedat Hakkı’nın tesisatlarını yaptığım için makine projelerini ben yaptım.

M.Ç: Siz Sedat Hakkı Bey’le çalıştınız yani…

A.T: Evet.

M.Ç: Kaçtır o binanın yapım tarihi?

A.T: Valla zannediyorum 60’lar…

M.Ç: O bulvarın açılması ile….

A.T: Seday Bey’le çalışmak biraz zordu. Orada bir mevzu var anlatayım. Şimdi, Sedat Beyi aradım, projeyi çizeceğiz, cam ebatları lazım dedim ”Niye?” dedi. “E hesap yapamayız ki efendim” dedim. Adam yazdı cam ebatlarını ondan sonra proje bitti “bunu mimari projelerle Ankara’ya götürsün” dedi. Vedat Bey diye SSK‘nın şeyinde bir kontrol mühendisi var, son derece ciddi bir çocuk. Gece açtım projeyi, verdiği proje ebadı ile hiç benim ebat tutmuyor. Gece uyuyamadım. Sabah gittim Vedat Bey’e “efendim” dedim, “çok da ciddi bir çocuk şimdi siz bu projeleri alır almaz reddedeceksiniz” dedim. “Niye” dedi. “Bakın dedim bana böyle ebat verdi . Ben buna göre yaptım. Şimdi böyle çıktı” dedim. “E ne yapalım” dedi. “Siz bunu böyle kabul buyurun. Ben gidip 54 sayfayı baştan çizeyim getireyim” dedim. Gittim o 54 sayfayı tekrar çizdim getirdim. İş bitti… Bu adam ürkütürmüş sağı solu böyle para konusunda. O zamanın parasıyla 60 küsur bin liralık bir proje çizdim. 10 bin lirasını almıştım. 50 küsur bin lira alacağım var. Dedim “alacağım var”. Bir çek geldi 10 bin lira. “E bu ne” dedim çocuğa , “hoca” dedi “bunların orijinallerini istiyor”. “Orijinalleri orada” dedim “kutuların içinde”. “Yarım saate kadar gelmezse yırtıp atıyorum” dedi projeleri. Ağırıma gitti, gittim bürosuna, bir münakaşa başladı aramızda. Kendilerine dedim ki, Sedat Bey’e “Siz profesör olabilirsiniz ama ben de işimde profesörüm. Benim hakkımı vereceksiniz, bir yumrukta seni buraya yapıştırırım” dedim. Yarım saat sonra para geldi. Böyle hadiseler de çektik yani.

Z.A: Anuş Tekin Ağabey siz merkezi tesisler yaptınız. Sizi buharcı mı yoksa kaynar su olarak mı tanırlar?

A.T: Daha ziyade kaynar su. Bu Eczacıbaşı’nın projelerini yaparken bir başka firma, arkadaşlarımız ismi lazım değil,  onlar yapmışlar projeyi, 130 derece kaynar su ile yapmışlar… Fakat tabi kaynar suyu bir azotlu sistem yapılıyor, bir de buharla basınçlandırma yapılıyor. Ben bir Alman kitabında pompa ile basınçlandırma yapılan sistemi gördüm.  Dedim ki, bu sistem çok daha iyi, o sistemi pompayla basınçlandırarak yaptım.  Bir pompa sürekli olarak basınç veriyor. Bir modulating controller vanayla basınç kontrol ediliyor, muayyen yük altında... Kaynama noktasının üstünde basınç verdiğimiz için sistem kaynamıyor. Ben sistemi Türkiye’ye yerleştirdim. Sonra Kevork’a verdim. Artık Türkiye’de kaynar su sistemleri basınçlandırma ile yapılıyor. En son Yeşilköy Havalimanı’nda böyle büyük bir sisteme vesile oldum. Kompresörlü basınç tanklarını ithal ettik. Yani böyle bir çalışma yaptık Türkiye’de epeyi ileriye gitti bu işler.

M.Ç: Belki son olarak bir şey de ben sizden rica edeceğim. Bugünün öğrencilerine belki birkaç birşey söylerseniz. Bir onlara, sizin görüşlerinizi aktarmak istiyoruz çünkü. Yani bilhassa enerji opsiyonunu seçen… Yani tesisat ve enerji var. İkisine de yönelik bu sözleriniz faydalı olacaktır.

A.T: Valla bana sorarsanız, ben takriben tesisat işine 56’da başladım. Yani 55-56 senedir bu işle uğraşıyorum. Fevkalade çok seviyorum. Yani arkadaşlarıma bu sahayı bilhassa tavsiye ederim. İyi bir saha, istikbali olan bir saha. Bir mühendisi tatmin ediyor yaptığı iş bana göre.

M.Ç: Peki Tükiye’nin ihtiyacı olduğunu düşünüyor musunuz? Bilhassa tesisat açısından.

A.T: Muhakkak, muhakkak. Tabi şimdi, burada tabii Türk Tesisat Mühendisleri Derneği’ne (TTMD)  çok büyük iş düşüyor. Bu arkadaşlarımıza yol göstermek…  Burada, mesela Teknik Üniversite’de de her ay toplantılar yapılıyor. O toplantıları ben bilgi eşanjörü olarak görüyorum. Eğer son sınıf arkadaşlarımız da buraya gelirlerse, faydalı olur kanaatindeyim. Bir alışıklık peyda etmiş olurlar. Mesleği, ben tavsiye ediyorum ama şu anda tesisat mühendislerinin durumu nedir? Çok tesisat bürosu iş buluyor mu bulmuyor mu şüpheliyim. Yani çok değerli tesisat mühendisi arkadaşlarımız var. Çoğu da iş yapamıyor mesela.

M.Ç: Yani kaliteli, işini iyi yapan tesisat mühendisleri, belki bir takım ekonomik nedenlerden dolayı göz ardı ediliyor...

A.T: Evet, zorluk çekiyorlar. Ayakta durmakta zorluk çekiyorlar.

M.Ç: Belki projeleri daha ucuza verebilen bazı bürolar…

A.T: Bazı bürolar bunları kırıyor. Esasında iş görüldüğü kadar basit bir iş değil. İşte ben kendim bu mevzuya hizmet edebildiğimi düşünüyoum. Bilhassa bütün ömrüm boyunca bu merkezi ısıtma sistemleri üzerine çalıştım. Merkezi ısıtma sistemleri, basit kaynar sulu sistemleri icra ettim. Çünkü biz buna orta basınçlı sistemler diyoruz. Buharı pek tercih etmiyorum. Çünkü buharın tevziatı zor. Bir de kondens dolayısı ile korozif bir durum ortaya çıkıyor. Ama bunun yerine kaynar suyu tavsiye ederim. Çünkü kaynar su, su gibi dağıtılabiliyor. Korozyon mevzu ortadan kalkmış kapalı devre olduğundan. O yüzden kaynar su gittikçe yerini alıyor. Kaynar sudan da normal suya geçmek için eşanjörler artık var. Plakalı eşanjörler, Türkiye’de epey ileriye gitti. Birkaç tane firmamız var. Biz de Sondex’i bıraktık, başka arkadaşlar bu işi devraldı. Alanlar da gayet iyi götürüyorlar. Bu babda, iş başta basit gibi görünse de basit olmadığı kanaatindeyim.

M.Ç: (Zeki Bey’e) Bilemiyorum sizin başka ifade etmek istediğiniz düşünceleriniz var mı?

Z.A: Bu konuşmayı biraz daha genişletmek gerekirse, belki okulun ilk dönemlerine geri dönülebilir. Bina bu kadar mıydı? Ulaşımla ilgili...

A.T: Bu kadardı. Makina ve elektrik beraber okurduk. Bizim ilk sınıftan üçüncü sınıfa kadar bazı derslerimiz müşterekti. Fakat üçüncü sınıftan sonra ayrılırdık. Mesela, Turgut Özal benim sınıf arkadaşımdır. Enteresan bir arkadaştı, mektepteyken bu seviye çıkacağını hiç tahmin etmezdik. Demek ki böyle bir kabiliyet varmış.

M.Ç: Necmettin Bey’i tanıyor muydunuz?

A.T: Erbakan mı?

M.Ç: Evet.

A.T: Şimdi onu anlatayım. Son sınıfta biz bir çete gibiydik. Ben, Aydın Erman, Fazıl bir çete kurmuştuk. Aydın’la bana bir V8 motor projesi gelmişti. Necmettin Hoca da asistandı. Fakat bir türlü gelip bakmıyor projeye, projeyi bitiremiyoruz. Ondan sonra hocamıza gittik. Hoca geldi, gittik motor laboratuarına, Necmettin hoca namaz kılıyor. Bekledik, namaz bitti. Ya hocam dedi, dini tammış bu arkadaşların da, Allah rızası için bak şunların projelerine dedi. Bizim projelere öyle baktı…  Fakat çok değerli bir adamdı. Hikmet Binark da motor dersi verirdi. Necmettin Erbakan gelir, dizel enjeksiyonu anlatırdı. Sonra doktora yapacağım, teçhizat yok, bir şey yok diye Almanya’ya MAN fabrikasına gitti. Orada doktorasını verdi. Sonra geldi pancar motoru kurdu ama harika bir hocaydı. Bir de teknik üniverside de çok beğendiğim bir hoca, mukavemet hocası Profesör Mustafa İnan. Mustafa İnan öyle bir hocaydı ki, makina elemanlarında neler gerekliyse onları tetkik eder, o ders anlatırken sınıf hipnotize olurdu. Bakarız ders bitmiş adam gitmiş, hepimizi hipnotize ederdi. Ben hayatımda böyle ders anlatan birini görmedim. Bakın rahmetli Ahmet Rasim bana talebeler gönderirdi projeler için.  Ben de işte mesela bir merkezi sistem projesi hazırlanıyor, maslaktan ilerideki binaların ısıtması, orada bir takım mukavemet hesapları var. Ben yapıyorum, bir kız talebe var dedi ki, “Anuş Bey” dedi “yahu siz mektepten çıkalı 45-50 sene oluyor, ben yeni çıktım siz bunları yapıyorsunuz ben yapamıyorum.” Aaa kızım “dur” dedim “biz Mustafa İnan’ın talebeleriyiz”…  Yani öyle bir hoca görmedim. O kadar kibar da bir adamdı ki, mesela imtahan yapar, biri kopya çekti mi “ulan utanmıyor musun”? çünkü mesela sen 20 üzerinden 5 aldın, ders verirken oturtur oraya seni, tekrar imtahan eder, o not düzelir. Ben böyle bir hoca hiç görmedim. Yani o müthiş bir adamdı.

M.Ç: 2011 kendisinin doğumunun 100. Yıldönümüymüş. Geçen haftalarda İTÜ Ayazağa kampüsünde bir anma toplantısı düzenlenmiş. Tahminen çok genç yaşta öldü.

A.T: Çok genç yaşta evet. Avrupa’ya göndermek istediler, gitmek istemedi filan. Çok milliyetperver bir adamdı. Zaten Adana’da fakir bir ailenin çocuğuydu. Orada damdan düşmüş biliyor musun?  Yani zaten direk geldi, ikinci sınıftan başladı.

M.Ç: Yani ben de Oğuz Atay’ın kitabından biliyorum damda yatarken düşmesini. Profesör olmamı belki benim o düşüşüm sağladı, belki aklım başına geldi diyor.

A.T: Herkes alay ediyormuş. Hatta biraz lapacıymış bu. Staja gitmişler Divriği civarına. Bu tırmanamıyor filan. “Sen ne biçin inşaat mühendisisin”? “Ben inşaat mühendisi olmayacağım hoca olacağım” diyor. Yani böyle bir hoca olamaz. Serum veriyorlar oturduğu yerden kaç dakikada biteceğini hesaplıyor.

M.Ç: Ve hemşireyi uyarıyor, bitmeden uyarıyor ki hemşire gerçekten hata yaptığını anlıyor.

A.T: Çok müthiş bir adamdı.

Z.A: Bugün yapılan binalar, günümüzün binaları çok büyüdü. Ben de 1974 yılından itibaren bu işi yapıyorum. O yıllarda önümüze 2000-3000 m2 lik inşaat gelirse o apartman şeklinde iş oluyordu, “Ooo büyük inşaat” diyorduk şimdi çok rahat bir şekilde 600.000-700.000, 1 milyon m² inşaatlardan söz ediliyor. Müthiş büyüdü… Siz yapıları nasıl görüyorsunuz?

A.T: Valla, şimdi bu binalarda görüyorum artık. Tesisat mühendisliği de aralarında kısım kısım ihtisaslaşmaya başladı artık. Yani Klima ile uğraşanlar, merkezi ısıtma ile uğraşanlar, sıhhi tesisatla uğraşanlar filan. Ayrı ayrı kısımlara gidiyor gibi geliyor. Bilhassa bu yüksek binalardaki tesisat mevzusu son derece özel bir hale geldi. Ve onları yapan proje büroları var, sizler gibi. Gayet güzel eserler ortaya çıkıyor. Bunda hiçbir zaman Avrupa’dan veya Amerika’dan geri kaldığımızı hissetmiyorum. Zamanında Almanya’ya göz ameliyatına gittiğim vakit, havalandırma sisteminin ne kadar gürültülü çalıştığını orada gördüm. Bizde artık böyle şeyler yok, gürültüyü önlüyoruz biliyorsun. Onun için bizim tesisat mühendislerimizin tebrike şayan bir şekilde buna adapte olduğu kanaatindeyim.

M.Ç: Peki… Vallahi bayağı oldu yaklaşık 40 dakika kadar konuştuk sizi de yorduk.

A.Ç: Hayır efendim ben çok mutlu oldum. Bilhassa hepinize çok teşekkür ederim ki beni buraya çağırdınız. Bu günü fevkalade mutlu bir şekilde geçirdim. Sizlere minnettarım, çok teşekkür ederim. Hele şu binanın içinde olmak beni ayrıca mutlu ediyor.

A.T: Şimdi hocam bir şey daha nazar-ı dikkatimi çekti. Bir ara dergilerdeki yazılara bakıyorum. Kimi Atatürk Üniversitesi’nden kimi Van Üniversitesi’nden. O kadar güzel çalışmalar yapılmış ki oradan ışıkların yandığını gösteriyor. Şimdi efendim bir çocuk doğduğu zaman yürüyor mu? Bir üniversite de bir senede verim verebilir mi? Yok “hoca gelmiyor”. Bırakın bu lafları, o üniversiteler kurulduğu yerlere ışık veriyor. Yani Anadolu şekil değiştiriyor. Ben Anadolu’yu gezerken Anadolu kaplanları lafının ne kadar doğru olduğunu anladım. Bir Denizli’ye gidiyorum, bir Konya’ya gidiyorum filan. Görüyorum... Antep…  Bugün anarşi kalksın, Diyarbakır, Kayseri, her türlü. Bugün Türkiye çok büyük noktaları geçmiş vaziyette gibi geliyor bana.

M.Ç: Mesela ben Trakya üniversitesi ile ilgili başta yapılan serzenişlerin, şimdi farklı düşündüklerini görüyorum. Üzerinden bir 20 sene geçti. Başlarda yurt dışına dil bilmezlik yüzünden bildiri sunmaya gidemeyen profesörler yerlerini başkalarına devrettiler. Mesela Trakya Üniversitesi özelinde işin çok yukarı çıktığını duyuyorum. Çalışmalar iyi gidiyor.

A.T: Anadolu Üniversitesi şaheserler yaratıyor canım, Antalya öyle. Hastaneler bilmem neler… Bir ışık yanıyor bunu kabul etmek lazım. Ankara, İstanbul belki ticari merkez olarak daima kalacak ama öteki yerlerde ışıklar yanıyor gibi geliyor çocuklar.

M.Ç: Peki Efendim ağzınıza sağlık.

A.T: Ben teşekkür ederim.

 

Video kasetten çözen: Devrim Gürsel